Cevapla 
 
Değerlendir:
  • 4 Oy - 5 Yüzde
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
Evimde Bir Yakışıklı Var !
Yazar Mesaj
park ze shi Çevrimdışı
Minoz Fan

Mesajlar: 1,433
Üyelik Tarihi: Jun 2013
Rep Puanı: 191
Mesaj: #29
Evimde Bir Yakışıklı Var !
 
facebook share twittershare
2. Sezon #
26. Bölüm #
Özel Bölüm 2 #
Min Ho’nun çok çok çok az minnacık ileri gitmesinin, benim onu üzerimden tekmeleyerek atmam ve sonuç olarak salondaki koltukta yatmamın üzerinden yaklaşık 5 saat geçti. Yıkılmadım, ayaktayım. Hayır yani anlamıyorum ne bekliyordu ki benden. Belki tekmelemem biraz kabaca oldu ama ileriye gitmesi nedense beni telaşa sokmuştu.

Şu an ki konumuma baktım da inanılacak gibi değildi. Daha iki gün önce Hindistan’a gitmek için yola çıkmışken şimdi sevdiğim adamın evinin salonundaki koltukta yatıyorum. Ah, ne harika ama. Tabii harika. İyi taraftan bakıyordum şu an ama aslında olaylar hiç ama hiç iyi yönde ilerlemiyordu. Başkan’ın bana bilet vermesi, Min Ho’nun reklamlarındaki ani düşüş ve hakkımızda çıkan o iğrenç içerikli haberler. Şu bir gün içerisinde neredeyse yemediğim hakaret kalmamıştı. Fahişe, sürtük, canavar..ve daha bunun gibi şeyler. Ama genelini, fahişe kelimesi oluşturuyordu. Açıkçası umrumda değildi, böyle olmasını zaten bekliyordum. Şaşılacak bir durum yoktu ortada.

Salona bir eliyle göbeğini, diğer eliyle de kafasını kaşıyarak Min Ho girince koltukta oturur vaziyete geçtim. Min Ho ise bar stili mutfağa girip sürahiden ağır hareketlerle bardağına su doldurdu ve kafasına dikti. Benim o Min Ho’yu hayran hayran izlememi salonu dolduran kız sesi bölmüştü. Dönüp sesin kaynağına bakmayı amaçlarken sesin kaynağı önümden neredeyse uçarak geçip Min Ho’nun boynuna atladı.

“ Oppa! Ne kadar endişelendim haberin var mı!" Min Ho kıza yarım ağız gülümsemeyle cevap verdi.

“ Biliyorum, biliyorum,”

“ Hyung, Noona’yı koltukta mı yatırdın ?” dedi, başından beri yanımda olan ama benim farketmediğim büyük beyaz gözlüklü genç çocuk. Genç çocuk Min Ho’nun yanına geldi ve masaya elindeki karton poşetleri bıraktı.

“ Hyung, benden istediklerini aldım,” dedi ve bir açıklama beklermiş gibi bana baktı. Min Ho karton poşetlerin içini kurcalarken umursamazca çenesinin ucuyla beni gösterdi. Ben senin çenenin ucunu yerim çocuk.

“ Chan Hyuk, dediğin tavsiyelere uyup sayısız k-drama öpüşme sahneleri izledim. En güzel olanı seçtim ama şu kadın,” dedi ve yeniden çenesiyle beni gösterdi. “ Şurada gördüğün kadın, beni üzerinden tekmeleyerek atmasaydı şu an belki de o koltukta değil de benim kollarım arasında uyanmış olurdu,” dedi umursamazca ve karton poşetlerin içinden bir kutu çıkarıp kucağıma attı.

“ Telefon ve sim kartı, burada lazım olacak unni,” dedi, az önce Min Ho’nun boynuna ‘Oppa!’ diye atlayan o kız.

Adının Chan Hyuk olduğunu öğrendiğim genç çocuk Min Ho’ya bakışlarını çevirdi.

“ Hyung, böyle yapma bilirsin kadınlar bu konularda hassastır,” dediğinde, Min Ho Chan Hyuk’un ensesine hafifçe vurdu. Ben ise, duyduklarımı tartmakla meşguldüm. Koltuktan kalkıp salonun ortasında dikildim.

“ Bir saniye bir saniye,” deyip susturdum Min Ho’ya bir şeyler anlatmaya çalışan o kızı.

“Bilirsin derken,” dedim, kaşlarım çatılmış bir şekilde. Şu an cidden durumu anlamamıştım. Chan Hyuk az önce ‘Bilirsin,’ mi demişti yoksa bana mı öyle geliyordu. Tamam, belki bu küçük bir şey olabilirdi ama ben önem veriyordum.

“ Min Ho bilirsin derken,” dedim, sorumu yineleyerek. Min Ho mutfaktan çıkıp yanıma geldi.

“ Zehra bak önce bir dinle,” dedi, usulca yanıma gelirken.

“ Min Ho benim daha yeni aklıma geldi,” dedim, gülümseyerek. Ama bu samimilikten uzak bir gülümsemeydi. Hani olur ya, bir şeyin farkına varırsınız da dudaklarınız şaşkınlıkla kıvrılır. İçinizden ağlamak geliyordur ama dudaklarınız sizden bağımsız bir şekilde gülümsüyordur. Öyle bir durumdaydım işte.

“ Min Ho şimdi aklıma geldi de, ben senin ilkin değilim,” diye fısılddığımda Chan Hyuk ve yanındaki kız köşeye sindiler. “ Ben ilk defa seni öpmüşken sen..” sesim kısılıyordu sonlara doğru. Bu gerçeği daha yeni kavrıyordum. Ve bu onur kırıcıydı.

“ Sen, defalarca öptün birilerini,” kafamı yavaşça kaldırıp Min Ho’ya baktım. Tepki vermiyordu. “ Belki de, sen benim ilkim olacakken sen..” bu gerçeğin etkisiyle gözlerimi yumdum. Geri açtığımda gözümden bir damla yaş süzüldü.

“ Pişman değilim şu an, iyi ki tekmelemişim,” dediğimde Min Ho sonunda lafımı kesebildi.

“ Zehra bak bu öncedendi , geçmişi boşver şimdi benim için sadece sen varsın,” dediğinde elimi kaldırıp onu susturdum.

“ Sus,” diye bir tıslama çıktı iki dudağımın arasından. “ Yeter.”

Yavaş yavaş kavramaya başladığım gerçeklerin verdiği cesaretin etkisiyle Min Ho’nun odasına doğru sinirle ilerledim. Min Ho’nun arkamdan adımı seslenmelerini umursamadım. Arkamdan geliyordu bunu biliyordum. Benim hep arkamdan gelirdi bunu da biliyordum. Ama şu gerçeklerin hücum ettiği içimdeki his beni öldürüyordu.

Min Ho’nun başka kadınları öptüğü gerçeği..

Min Ho’nun başka bir kadınla ilişkiye girmiş olabileceği gerçeği...

Min Ho için o zamanlar ben yoktum. Hayatında değildim, evet. Fakat, nedense bu çok koymuştu. Min Ho benim her şeyim için ilkti.

İlk öpücüğümdü..

İlk defa bir erkeğin kollarında uyudum..

İlk defa bir erkeğe sarıldım..

İlk defa bir erkeğin elini tuttum..

İlk defa bir erkek için her şeyimi bırakıp ona gittim..

İlk defa bir erkeği öpmeyi arzuladım..

Belki de, ilk defa bir erkeğe bu denli aşık oldum.


Ama bunların hiç biri Min Ho için geçerli değildi. O bütün bunları belki de bir başka kadınla yaşamıştı. İçimde garip bir duygu vardı.

Kıskançlık ? Belki.

Pişmanlık ? Belki.

Aldatılmışlık ? Evet. Tam olarak buydu.

Tamam, kabul ediyorum, benden sonra onun hayatında kimse olmamıştı. Bunları hiçbir kadınla yaşamamıştı ama benden öncesi vardı. Aldatılmak ; senden sonra olursa eğer, aldatılmış olursun. Ama benden sonra da değildi, benden önceydi bütün bunlar, o zaman neden böyle aptal hissediyordum ? Garipti.

Yatağın ucunda duran bavullarımı alıp odadan çıkmaya yeltendim. Min Ho’nun kolumu tutmasıyla duraksadım, ama kolunu sertçe itip odadan çıktım. Gaza gelmiştim artık, geri dönüşü yoktu. Koridorda ilerlerken aklımdaki şey bir an evvel bu evden çıkıp gitmekti. Gerisi mi ? Başkan’ın isteğini yerine getirecektim. Evet, bu yaptığım şey çok aptalcaydı ama gururuna da yediremiyordu ki insan. Kolay değildi.

Koridorda önümü kesmesiyle durdum. “Çekil,” diye fısıldadım, iki dudağımın arasından.

“Peki ya ben Zehra,” diye söze başladığında yutkundum. Devamını biliyordum. Ne diyeceğini adım gibi biliyordum ve dememesini istiyordum.

“ Peki ya ben, senin için ilk miydim ?” dediğinde gözlerimi yumdum. Geri açtığımda yanaklarım yavaş yavaş ıslanmaya başlamıştı bile.

“ Senin ilk aşkın değildim,” diyerek kalbime bir ok gibi saplanan sözlerine yenisini ekledi. “ Sen o Anıl şerefsizi için yataklara düşerken beni hiç düşündün mü!” Tamam. Bu fazla olmuştu. Bana bu kadar sesini yükseltmesini beklemiyordum.

“ Sen o herif için ağlarken ben yanlızca seni izliyordum. Susmanı diliyordum. Çünkü o her hıçkırığın bana bir bıçak oluyor, vücuduma saplanıyordu. Haberin yoktu, aptaldın çünkü gözün ondan başkasını görmüyordu,” Duraksadı ve nefesini yavaşça dışarıya verdi. Yüzüne bakamıyordum. Min Ho’dan önce başka bir erkek..evet vardı. Anıl. Ama o benim için şu an hiçbir şey ifade etmiyordu. O benim yalnızca pişmanlığımdı. Geçmişimden silmek istediğim bir anıydı benim için. Min Ho usulca ellerini bileğime koydu.

“ Sen o herif için ağlıyordun ben ise, ölüyordum. Bir erkeğin en aciz olduğu anı bilir misin,” diye fısıldadı ve yüzüme yaklaştı. Yüzümü baştan aşağıya inceledi ve kulağıma eğildi.

“ Sevdiği kadın ağlıyordur ama elinden hiçbir şey gelmiyordur.”

Tamam.

Bu, çok fazlaydı.

Kaldırabileceğim bir yük değildi çünkü, biraz da olsa haklıydı.

“İşte asıl aldatılmışlık hissi bu,” dedi ve geri çekildi.

“ Aynı şey değil!” diye haykırdım yüzüne karşı. Bu cesareti bende beklemiyordum kendimden.

“ Aynı şey!” diyerek son ses bağırdığında salonda hareketlenmeler oldu. Chan Hyuk ve yanındaki o kız rahatsız olmuştu sanırım.

“Değişmişsin Min Ho,” dedim, zorlanarak. Min Ho kafasını hızla kaldırarak bana baktı.

“ Ne dedin,” diye sözleri kadar sert bir ses tonuyla konuştuğunda yutkundum.

“ Seni tanıyamıyorum, eski Min Ho değilsin sen,” deyip duraksadım yeniden. “Sen, değişmişsin Min Ho.”

“ Ben hala aynıyım Zehra, sadece bana olan bakış açın değişti,” dedi, sert bir ses tonuyla.

“ Beni anlayamazsın,” diye tısladım dişlerimi sıkarak. Bileğimdeki elini ittirerek bavulun kulpunu kavradım ve yanından geçip gitmek için adım attım.

“ Eğer şimdi,” diye sözlerine başladığında tam yanında duraksadım.

“Eğer şimdi gidersen arkandan geleceğimi düşünme sakın.”

Dudaklarımı yukarıya kıvrılması için zorladım ve bavulumun kulpunu iterek Min Ho’nun yanından uzaklaştım. Yavaş adımlarla evden çıkarken çantamdaki bileti elime aldım. Yaptığım şeye şu an pişman olmuştum çünkü Min Ho dediğini yapmış ve arkamdan gelmemişti. Beni bavulumu alıp çıkmaya iten şeye bir daha lanet ettim.

Gurur.

Lanet olası bir kadınlık gururu.

Gitmek istemiyordum ama o gururum olmasaydı, ah. Bir kere daha gururuma lanet ederek üzerimdeki kazağın boğazını ağzıma çektim. Üzerimdeki ceketin kapüşonunu da kafama geçirerek başımı eğdim ve kendimden emin olmayan adımlarımla evin bahçe kapısına doğru ilerledim. Dönemeçten dönmemle kapıda bir hareketlenme olması bir oldu. Ve tabii ki yüzüme flaşların patlaması da..
Bir kere daha lanet ettim kendime.

Bu yaptığım şeyin Min Ho’ya çok zararı olacaktı ve ben aptal bir gurur yüzünden onun popülaritesini alt üst edecektim. Bu galiba ünlüler dünyasında ‘Skandal’ olarak adlandırılıyordu. Ve bende biraz önce bir skandala imza atmış sayılırdım.

Kendime cesaret vermek istercesine boğazımı temizledim ve bahçe kapısına doğru ilerledim. Yüzüme patlayan flaşların ardı arkası kesilmezken kapıda az öncekinden daha fazla bir hareketlenme oldu.

“ Bu O!”

“ Bu Min Ho!”

“ Buraya geliyor galiba!”

Allah’ım sana şükürler olsun..

Bileğimden tutulup çevrilmemle kalbimin bir köşesinde hala yaşamakta olan umut kırıntıları yeniden canlandı. Min Ho’nun bakışları ilk olarak elimdeki bilete takılı kaldı. Elimden sertçe alarak kağıdı saniyeler içerisinde parçalara ayırdı. Yumruk yaptığı elini açarak avucunun içindeki kağıt parçalarının etrafa savrulmasını sağladı. Kağıt parçaları havada düşecek yeri ararken yüzüme hafiften ılık bir rüzgar esti. Ama ben şu an yanlızca Min Ho’nun gözlerinin içine bakıyordum. Elini kaldırıp önce elimdeki bavulu yere koydu. Daha sonra ağzımda duran kazağımın boğazını yavaşça indirdi. Kapüşonumu da kafamdan yavaşça sıyırdı. Onun her ağır hareketi, benim pişmanlık duygularımı ayaklandırıyordu. Rüzgar yüzünden önüme düşen saçlarımı usulca kulağımın arkasına itti.
Bu adamı seviyordum ve onu bırakıp gitmek hayatımda yapacağım en büyük aptallık olurdu. Min Ho az önce bana arkandan geleceğimi düşünme demişti ama o şu an tam olarak arkamdan gelmiş, ve gitmemi engelliyordu. Bir kez daha aşık olunabilecek bir durum.
Ellerini yanaklarıma koydu ve kurumuş olan dudaklarının arasından benim dayanamadığım o sözcüğü söyledi.
“ Gitme.”
 
_______________________________________________________



[Resim: xkqh5w.jpg]
05-01-2015 01:28 PM
Tüm Mesajlarını Bul Alıntı Yaparak Cevapla
park ze shi Çevrimdışı
Minoz Fan

Mesajlar: 1,433
Üyelik Tarihi: Jun 2013
Rep Puanı: 191
Mesaj: #30
Evimde Bir Yakışıklı Var !
 
2. Sezon #
26. Bölüm #
Özel Bölüm 2 #
Min Ho’nun çok çok çok az minnacık ileri gitmesinin, benim onu üzerimden tekmeleyerek atmam ve sonuç olarak salondaki koltukta yatmamın üzerinden yaklaşık 5 saat geçti. Yıkılmadım, ayaktayım. Hayır yani anlamıyorum ne bekliyordu ki benden. Belki tekmelemem biraz kabaca oldu ama ileriye gitmesi nedense beni telaşa sokmuştu.

Şu an ki konumuma baktım da inanılacak gibi değildi. Daha iki gün önce Hindistan’a gitmek için yola çıkmışken şimdi sevdiğim adamın evinin salonundaki koltukta yatıyorum. Ah, ne harika ama. Tabii harika. İyi taraftan bakıyordum şu an ama aslında olaylar hiç ama hiç iyi yönde ilerlemiyordu. Başkan’ın bana bilet vermesi, Min Ho’nun reklamlarındaki ani düşüş ve hakkımızda çıkan o iğrenç içerikli haberler. Şu bir gün içerisinde neredeyse yemediğim hakaret kalmamıştı. Fahişe, sürtük, canavar..ve daha bunun gibi şeyler. Ama genelini, fahişe kelimesi oluşturuyordu. Açıkçası umrumda değildi, böyle olmasını zaten bekliyordum. Şaşılacak bir durum yoktu ortada.

Salona bir eliyle göbeğini, diğer eliyle de kafasını kaşıyarak Min Ho girince koltukta oturur vaziyete geçtim. Min Ho ise bar stili mutfağa girip sürahiden ağır hareketlerle bardağına su doldurdu ve kafasına dikti. Benim o Min Ho’yu hayran hayran izlememi salonu dolduran kız sesi bölmüştü. Dönüp sesin kaynağına bakmayı amaçlarken sesin kaynağı önümden neredeyse uçarak geçip Min Ho’nun boynuna atladı.

“ Oppa! Ne kadar endişelendim haberin var mı!" Min Ho kıza yarım ağız gülümsemeyle cevap verdi.

“ Biliyorum, biliyorum,”

“ Hyung, Noona’yı koltukta mı yatırdın ?” dedi, başından beri yanımda olan ama benim farketmediğim büyük beyaz gözlüklü genç çocuk. Genç çocuk Min Ho’nun yanına geldi ve masaya elindeki karton poşetleri bıraktı.

“ Hyung, benden istediklerini aldım,” dedi ve bir açıklama beklermiş gibi bana baktı. Min Ho karton poşetlerin içini kurcalarken umursamazca çenesinin ucuyla beni gösterdi. Ben senin çenenin ucunu yerim çocuk.

“ Chan Hyuk, dediğin tavsiyelere uyup sayısız k-drama öpüşme sahneleri izledim. En güzel olanı seçtim ama şu kadın,” dedi ve yeniden çenesiyle beni gösterdi. “ Şurada gördüğün kadın, beni üzerinden tekmeleyerek atmasaydı şu an belki de o koltukta değil de benim kollarım arasında uyanmış olurdu,” dedi umursamazca ve karton poşetlerin içinden bir kutu çıkarıp kucağıma attı.

“ Telefon ve sim kartı, burada lazım olacak unni,” dedi, az önce Min Ho’nun boynuna ‘Oppa!’ diye atlayan o kız.

Adının Chan Hyuk olduğunu öğrendiğim genç çocuk Min Ho’ya bakışlarını çevirdi.

“ Hyung, böyle yapma bilirsin kadınlar bu konularda hassastır,” dediğinde, Min Ho Chan Hyuk’un ensesine hafifçe vurdu. Ben ise, duyduklarımı tartmakla meşguldüm. Koltuktan kalkıp salonun ortasında dikildim.

“ Bir saniye bir saniye,” deyip susturdum Min Ho’ya bir şeyler anlatmaya çalışan o kızı.

“Bilirsin derken,” dedim, kaşlarım çatılmış bir şekilde. Şu an cidden durumu anlamamıştım. Chan Hyuk az önce ‘Bilirsin,’ mi demişti yoksa bana mı öyle geliyordu. Tamam, belki bu küçük bir şey olabilirdi ama ben önem veriyordum.

“ Min Ho bilirsin derken,” dedim, sorumu yineleyerek. Min Ho mutfaktan çıkıp yanıma geldi.

“ Zehra bak önce bir dinle,” dedi, usulca yanıma gelirken.

“ Min Ho benim daha yeni aklıma geldi,” dedim, gülümseyerek. Ama bu samimilikten uzak bir gülümsemeydi. Hani olur ya, bir şeyin farkına varırsınız da dudaklarınız şaşkınlıkla kıvrılır. İçinizden ağlamak geliyordur ama dudaklarınız sizden bağımsız bir şekilde gülümsüyordur. Öyle bir durumdaydım işte.

“ Min Ho şimdi aklıma geldi de, ben senin ilkin değilim,” diye fısılddığımda Chan Hyuk ve yanındaki kız köşeye sindiler. “ Ben ilk defa seni öpmüşken sen..” sesim kısılıyordu sonlara doğru. Bu gerçeği daha yeni kavrıyordum. Ve bu onur kırıcıydı.

“ Sen, defalarca öptün birilerini,” kafamı yavaşça kaldırıp Min Ho’ya baktım. Tepki vermiyordu. “ Belki de, sen benim ilkim olacakken sen..” bu gerçeğin etkisiyle gözlerimi yumdum. Geri açtığımda gözümden bir damla yaş süzüldü.

“ Pişman değilim şu an, iyi ki tekmelemişim,” dediğimde Min Ho sonunda lafımı kesebildi.

“ Zehra bak bu öncedendi , geçmişi boşver şimdi benim için sadece sen varsın,” dediğinde elimi kaldırıp onu susturdum.

“ Sus,” diye bir tıslama çıktı iki dudağımın arasından. “ Yeter.”

Yavaş yavaş kavramaya başladığım gerçeklerin verdiği cesaretin etkisiyle Min Ho’nun odasına doğru sinirle ilerledim. Min Ho’nun arkamdan adımı seslenmelerini umursamadım. Arkamdan geliyordu bunu biliyordum. Benim hep arkamdan gelirdi bunu da biliyordum. Ama şu gerçeklerin hücum ettiği içimdeki his beni öldürüyordu.

Min Ho’nun başka kadınları öptüğü gerçeği..

Min Ho’nun başka bir kadınla ilişkiye girmiş olabileceği gerçeği...

Min Ho için o zamanlar ben yoktum. Hayatında değildim, evet. Fakat, nedense bu çok koymuştu. Min Ho benim her şeyim için ilkti.

İlk öpücüğümdü..

İlk defa bir erkeğin kollarında uyudum..

İlk defa bir erkeğe sarıldım..

İlk defa bir erkeğin elini tuttum..

İlk defa bir erkek için her şeyimi bırakıp ona gittim..

İlk defa bir erkeği öpmeyi arzuladım..

Belki de, ilk defa bir erkeğe bu denli aşık oldum.


Ama bunların hiç biri Min Ho için geçerli değildi. O bütün bunları belki de bir başka kadınla yaşamıştı. İçimde garip bir duygu vardı.

Kıskançlık ? Belki.

Pişmanlık ? Belki.

Aldatılmışlık ? Evet. Tam olarak buydu.

Tamam, kabul ediyorum, benden sonra onun hayatında kimse olmamıştı. Bunları hiçbir kadınla yaşamamıştı ama benden öncesi vardı. Aldatılmak ; senden sonra olursa eğer, aldatılmış olursun. Ama benden sonra da değildi, benden önceydi bütün bunlar, o zaman neden böyle aptal hissediyordum ? Garipti.

Yatağın ucunda duran bavullarımı alıp odadan çıkmaya yeltendim. Min Ho’nun kolumu tutmasıyla duraksadım, ama kolunu sertçe itip odadan çıktım. Gaza gelmiştim artık, geri dönüşü yoktu. Koridorda ilerlerken aklımdaki şey bir an evvel bu evden çıkıp gitmekti. Gerisi mi ? Başkan’ın isteğini yerine getirecektim. Evet, bu yaptığım şey çok aptalcaydı ama gururuna da yediremiyordu ki insan. Kolay değildi.

Koridorda önümü kesmesiyle durdum. “Çekil,” diye fısıldadım, iki dudağımın arasından.

“Peki ya ben Zehra,” diye söze başladığında yutkundum. Devamını biliyordum. Ne diyeceğini adım gibi biliyordum ve dememesini istiyordum.

“ Peki ya ben, senin için ilk miydim ?” dediğinde gözlerimi yumdum. Geri açtığımda yanaklarım yavaş yavaş ıslanmaya başlamıştı bile.

“ Senin ilk aşkın değildim,” diyerek kalbime bir ok gibi saplanan sözlerine yenisini ekledi. “ Sen o Anıl şerefsizi için yataklara düşerken beni hiç düşündün mü!” Tamam. Bu fazla olmuştu. Bana bu kadar sesini yükseltmesini beklemiyordum.

“ Sen o herif için ağlarken ben yanlızca seni izliyordum. Susmanı diliyordum. Çünkü o her hıçkırığın bana bir bıçak oluyor, vücuduma saplanıyordu. Haberin yoktu, aptaldın çünkü gözün ondan başkasını görmüyordu,” Duraksadı ve nefesini yavaşça dışarıya verdi. Yüzüne bakamıyordum. Min Ho’dan önce başka bir erkek..evet vardı. Anıl. Ama o benim için şu an hiçbir şey ifade etmiyordu. O benim yalnızca pişmanlığımdı. Geçmişimden silmek istediğim bir anıydı benim için. Min Ho usulca ellerini bileğime koydu.

“ Sen o herif için ağlıyordun ben ise, ölüyordum. Bir erkeğin en aciz olduğu anı bilir misin,” diye fısıldadı ve yüzüme yaklaştı. Yüzümü baştan aşağıya inceledi ve kulağıma eğildi.

“ Sevdiği kadın ağlıyordur ama elinden hiçbir şey gelmiyordur.”

Tamam.

Bu, çok fazlaydı.

Kaldırabileceğim bir yük değildi çünkü, biraz da olsa haklıydı.

“İşte asıl aldatılmışlık hissi bu,” dedi ve geri çekildi.

“ Aynı şey değil!” diye haykırdım yüzüne karşı. Bu cesareti bende beklemiyordum kendimden.

“ Aynı şey!” diyerek son ses bağırdığında salonda hareketlenmeler oldu. Chan Hyuk ve yanındaki o kız rahatsız olmuştu sanırım.

“Değişmişsin Min Ho,” dedim, zorlanarak. Min Ho kafasını hızla kaldırarak bana baktı.

“ Ne dedin,” diye sözleri kadar sert bir ses tonuyla konuştuğunda yutkundum.

“ Seni tanıyamıyorum, eski Min Ho değilsin sen,” deyip duraksadım yeniden. “Sen, değişmişsin Min Ho.”

“ Ben hala aynıyım Zehra, sadece bana olan bakış açın değişti,” dedi, sert bir ses tonuyla.

“ Beni anlayamazsın,” diye tısladım dişlerimi sıkarak. Bileğimdeki elini ittirerek bavulun kulpunu kavradım ve yanından geçip gitmek için adım attım.

“ Eğer şimdi,” diye sözlerine başladığında tam yanında duraksadım.

“Eğer şimdi gidersen arkandan geleceğimi düşünme sakın.”

Dudaklarımı yukarıya kıvrılması için zorladım ve bavulumun kulpunu iterek Min Ho’nun yanından uzaklaştım. Yavaş adımlarla evden çıkarken çantamdaki bileti elime aldım. Yaptığım şeye şu an pişman olmuştum çünkü Min Ho dediğini yapmış ve arkamdan gelmemişti. Beni bavulumu alıp çıkmaya iten şeye bir daha lanet ettim.

Gurur.

Lanet olası bir kadınlık gururu.

Gitmek istemiyordum ama o gururum olmasaydı, ah. Bir kere daha gururuma lanet ederek üzerimdeki kazağın boğazını ağzıma çektim. Üzerimdeki ceketin kapüşonunu da kafama geçirerek başımı eğdim ve kendimden emin olmayan adımlarımla evin bahçe kapısına doğru ilerledim. Dönemeçten dönmemle kapıda bir hareketlenme olması bir oldu. Ve tabii ki yüzüme flaşların patlaması da..
Bir kere daha lanet ettim kendime.

Bu yaptığım şeyin Min Ho’ya çok zararı olacaktı ve ben aptal bir gurur yüzünden onun popülaritesini alt üst edecektim. Bu galiba ünlüler dünyasında ‘Skandal’ olarak adlandırılıyordu. Ve bende biraz önce bir skandala imza atmış sayılırdım.

Kendime cesaret vermek istercesine boğazımı temizledim ve bahçe kapısına doğru ilerledim. Yüzüme patlayan flaşların ardı arkası kesilmezken kapıda az öncekinden daha fazla bir hareketlenme oldu.

“ Bu O!”

“ Bu Min Ho!”

“ Buraya geliyor galiba!”

Allah’ım sana şükürler olsun..

Bileğimden tutulup çevrilmemle kalbimin bir köşesinde hala yaşamakta olan umut kırıntıları yeniden canlandı. Min Ho’nun bakışları ilk olarak elimdeki bilete takılı kaldı. Elimden sertçe alarak kağıdı saniyeler içerisinde parçalara ayırdı. Yumruk yaptığı elini açarak avucunun içindeki kağıt parçalarının etrafa savrulmasını sağladı. Kağıt parçaları havada düşecek yeri ararken yüzüme hafiften ılık bir rüzgar esti. Ama ben şu an yanlızca Min Ho’nun gözlerinin içine bakıyordum. Elini kaldırıp önce elimdeki bavulu yere koydu. Daha sonra ağzımda duran kazağımın boğazını yavaşça indirdi. Kapüşonumu da kafamdan yavaşça sıyırdı. Onun her ağır hareketi, benim pişmanlık duygularımı ayaklandırıyordu. Rüzgar yüzünden önüme düşen saçlarımı usulca kulağımın arkasına itti.
Bu adamı seviyordum ve onu bırakıp gitmek hayatımda yapacağım en büyük aptallık olurdu. Min Ho az önce bana arkandan geleceğimi düşünme demişti ama o şu an tam olarak arkamdan gelmiş, ve gitmemi engelliyordu. Bir kez daha aşık olunabilecek bir durum.
Ellerini yanaklarıma koydu ve kurumuş olan dudaklarının arasından benim dayanamadığım o sözcüğü söyledi.
“ Gitme.”
 
_______________________________________________________



[Resim: xkqh5w.jpg]
05-01-2015 01:29 PM
Tüm Mesajlarını Bul Alıntı Yaparak Cevapla
park ze shi Çevrimdışı
Minoz Fan

Mesajlar: 1,433
Üyelik Tarihi: Jun 2013
Rep Puanı: 191
Mesaj: #31
RE: Evimde Bir Yakışıklı Var !
 
Evimde Bir Yakışıklı Var !


2.Sezon~


" Özür dilerim bebeğim, sana iyi bir anne olamadım.."


"Sen yoksun, ben yokum, biz varız."


" Ölümün acı kolları.."



[Resim: 28s6nep.jpg]


[Resim: x4kyyx.jpg]




[Resim: hwcmdt.jpg]


[Resim: 2qxuagh.jpg]


[Resim: 1111ow2.jpg]
 
_______________________________________________________



[Resim: xkqh5w.jpg]
05-09-2015 01:20 AM
Tüm Mesajlarını Bul Alıntı Yaparak Cevapla
park ze shi Çevrimdışı
Minoz Fan

Mesajlar: 1,433
Üyelik Tarihi: Jun 2013
Rep Puanı: 191
Mesaj: #32
Evimde Bir Yakışıklı Var !
 
Özel Bölüm 3 #

Bölüm 27 #

Sezon 2 #

Nafile. Belki de saatlerdir Min Ho kapıyı açmaya çalışıyor ama, nafile. Şu an kendimde değilim, düşünemiyorum. Ne istediğimi, bilmiyorum. Şu an nerede olduğumu bile, bilmiyorum. Bildiğim tek şey ise, nefret edilen bir insan olduğum.

Belki de saatlerdir banyoda soğuk suyun altında oturuyorum. Attığım çığlıkların arasından ağlıyorum. Hıçkırıyorum bağırarak ama kimse müdahale edemiyor. Çünkü banyonun kapısı kilitli. Ve şu an vücudum kasılmış durumda. Yardıma ihtiyacım var ama duyduğum tek ses Min Ho'nun kilitli kapının ardından adımı seslenerek bağırması ve kapıyı yumruklaması. İki dudağımın arasından bir çığlık daha kaçtığı esnada küvetin köşesine siniyorum.

Ölmeyi bende istedim bir zamanlar, evet. Ama başka insanların ölmemi istemesi kaldırılacak bir yük değildi. Daha doğrusu benim kaldırabileceğim bir yük değildi.

Min Ho'nun adımı yeniden kapıyı yumruklayarak haykırdığı esnada biraz daha ağlıyorum. Göz yaşlarım ve üzerimde açık olan fıskiye yüzünden yüzüm ıpıslak oluyor. Üzerimdeki beyaz gömlek vücuduma yapışmış ama bu beni rahatsız etmiyor. Min Ho son bir kez daha adımı haykırdığında ağlamayı bırakıyorum yanlızca çığlık atıyorum. Şimdi Min Ho'nun sesi kesilmiş konuşma seslerinin uğultusu geliyor kulağıma. Ve So Hyun'un sesini duyuyorum. Dizimi karnıma çekerek üzerimdeki gömleği bir çırpıda çıkarıp atıyorum. Üzerimdeki siyah iç çamaşırım ıslanmış, ama bu beni yine rahatsız etmiyor. Yanlızca hıçkırıyorum. Ve bir çığlık daha atıyorum.Dizlerimi karnımdan çekerek içi dolmuş olan küvetin içerisinde yatar vaziyete geçiyorum. Biraz uzaklaşmak istiyorum buralardan. Kısa bir süreliğine aklıma ölümü sokmak istiyorum. Yeniden denemek istiyorum. Ama yapamıyorum. Çünkü bir engelim var. Min Ho. Çünkü ben bir adamı seviyorum. Çünkü ben Min Ho'ya köpek gibi aşığım. Bu yüzden, ölmek istemiyorum. Ama kısa bir süreliğine düşünmek için ölmeyi denemek istiyorum. Ve baş parmağım ile işaret parmağımın arasına burnumu alıp sıkarak küvetin içinde dolu olan suyun altına giriyorum. Gözlerimi yumuyorum. Ve bir el çıplak omuzlarıma gidip beni su üzerine çıkarıyor. Bu elin sahibini tanıyorum. Yine de gözlerimi açmıyorum. Gözlerimi açmadan çığlık atıyorum yeniden ve tekrar tekrar hıçkırarak ağlıyorum. O elin sahibi kollarını boynuma dolayıp başını omzuma koyuyor ve kulağıma fısıldıyor.

"Sakin ol. Geçecek."

Her ne kadar bir yanım onu dinlememi söylese de onu dinlememekte ısrar edip, yeniden ağlamaya başlıyorum. Küvetin köşesine sinip dizlerimi karnıma çekiyorum ve kafamı dizime gömüp ağlama krizime orada devam ediyorum. O el çeneme gidiyor ve beni kaldırıyor. Açık olan fıskiyeden üzerine akan su beyaz gömleğini ıslatmış, saçları yüzüne yapışmış. Ona sarılmak istiyorum. Vanilya kokusunu içime çekmek istiyorum ama yapamıyorum. Vücudum benden istemsiz bir şekilde kasılmış, hareket etmiyor. Dişlerim birbirine kenetlenmiş ve çenem titriyor.

" Zehra bana bak!" Bir süreliğine kilitli olan kapıyı açıp içeriye nasıl girdiğini düşünüyorum.Adımı haykırarak omuzlarımdan beni sarsmaya başlıyor. Ben ise, her hangi bir tepki veremiyorum, sadece gözlerine bakıyorum. Koyu kahverengi gözlerine dalıp gidiyorum. Neden sonra, Min Ho'nun beni sarsmayı bırakıp küvetin diğer köşesine oturduğunu farkediyorum.

" Zehra." diyor yeniden. Ama bu dediği şey kulağıma uğultuya dönüşerek geliyor. Gözlerimi bir an olsun ondan ayırmıyorum. Beyaz gömleği iyice üzerine yapışmış, vücudunun her bir yeri belli. Altındaki pantolon da aynı şekilde bacaklarına yapışmış. Ve o, aynı benim gibi bacaklarını karnına çekmiş bir şekilde oturuyor.

" Özür dilerim." diyor, dolgun dudaklarının arasından. Ama ben buna bir tepki veremiyorum. Gidip sarılarak, " Ben özür dilerim," demek istiyorum. Ama şu an tamamen kasılmış olan vücudum buna izin vemiyor. Her hangi bir yerimi harket ettiremiyorum, yanlızca ona bakıyorum. O ise, bana bakmıyor. " Bana bak!" diye hakırıyor iç sesim.

"Bana bak MinHo!"

Ama o bana bakmıyor. Yanlızca ayak uçlarını izliyor. Daha sonra yerinden hızla doğrulup bana yaklaşıyor.

" Zehra," diyor. Gülümsüyorum göz yaşlarımın arasından.

" Zehra, bana sarılabilir misin," diyor. Hemen cevap vermek istiyorum ama yapamıyorum. "Evet!" diye haykırmak istiyorum, ama olmuyor. Dişlerim birbirine kenetlenmiş, ellerimi hareket ettiremiyor, vücudum tamamen kasılmış durumda. Ona bakıyorum, yanlızca ağlıyorum. Cevap vermek istiyorum ama yapamıyorum. Cevap vermek zorunda değilim, yanlızca sarılmak istiyorum ama onu da yapamıyorum. Ona yeniden bakıyorum, alt dudağını gerginlikle dişliyor.

" Sana sarılmak istiyorum, izin verir misin," diyor.Gözlerim sevinçle parlıyor.

" Sana sarılacağım." diyor. Göz kapaklarımı açıp kapatıyorum. Ve kollarını vücuduma doluyor. Bütün vücudum, damarlarım, kanım, eklemlerim, baştan sona her bir zerrem onun kokusu ile, onun sıcaklığı ile dolup taşıyor. Vücuduma bir sıcaklık hakim oluyor. Az önce hareket ettiremediğim elimi yine hareket ettiremiyorum fakat parmaklarımı oynatmaya başlıyorum. Başta buna seviniyorum çünkü onun sıcacık kolları benim buz tutmuş vücudumdaki buz kütlelerini yavaş yavaş eritmeye başlıyor. Başım onun omzundayken dişlerim çözülüyor, ve ağzımdan ufak bir inleme çıkıyor. Elini çıplak sırtıma götürüp, kollarını bana doluyor. Rahatlıyorum, fakat daha sonra aklıma o olay geliyor yeniden bütün vücudum buz tutmaya başlıyor. Erimeye başlayan buz kütleleri yeniden eski halini alıyor. O bunu farketmiş olacak ki, kollarını benden çekiyor.

" Sarıl bana!" diye haykırıyor iç sesim. Ama o bunu duymuyor. Elini yanaklarıma koyuyor. Bu sefer ona bakamıyorum, gözlerim kenarda duran kırık çerçeveye takılıyor. Çığlık atıp ellerimi saçlarıma geçiriyorum. Bir daha çığlık atıyorum. Bir daha ve bir daha. Çığlıklarımın arasından, o ellerini omzuma koyup beni ona bakmam için sarsıyor. Ama nafile. Bilmem kaçıncı çığlığımı atıyorum.

" Zehra!" diye adımı haykırıyor. " Bana bak Zehra!"

Bakamıyorum. Gözüm o kanlı kırık çerçevede takılı kalıyor.Gözlerim kapanmaya, vücudum tamamen buz tutmaya başlıyor. Ona bakmak istiyorum. Bakışlarıyla vücudumu örten buz kütlelerini ısıtmasını istiyorum. Ama ne mümkün.

" Lanet olsun bana bak!"

Onun sesi birer uğultu halini alıyor. Gözlerim kapanmaya başladığı esnada dudaklarımın üzerinde bir sıcaklık hissediyorum. Bu sıcaklık vücudumu örten buz kütlelerini eritmeme fazlasıyla yardımcı oluyor. Elimi omzuna götürüyorum ve kollarımı boynuna doluyorum. Başım birden küvetin başlığından kayıyor ve küvetin içindeki suyun içine giriyoruz. Dudaklarımdaki sıcaklık daha da artarken gözlerimi açıyorum. Gördüğüm şey onun anlı oluyor. İçinde bulunduğumuz su yüzünden saçları geriye gitmiş ve geniş anlı ortaya çıkmış. Kollarımı boynuna daha sıkı dolayarak gözlerimi yumuyorum. Ve bütün buz kütlelerim onun sıcaklığı sayesinde tamamen yok oluyor. Onun sıcak dolgun dudaklarına minnettar kalıyorum..

☆☆☆

" Hyung, aile var !" diye bağırıyor Chan Hyuk. Onun bu hallerine gülüyorum. Bizi sürekli kıskanıyor. Galiba Min Ho'yu seviyor. Ona bunu sorduğumda bana ineklerde uçar demişim gibi bakmıştı. Daha sonra ise kahkaha atıp şaka yaptığımı söylemiştim. Hepimiz biliyorduk ki, Chan Hyuk köpek gibi So Hyun'dan hoşlanıyordu. Hepimiz biliyorduk diyorum ama, So Hyun hariç.

" Önüne dön sende o zaman, karışma onlara!" Teşekkürler So Hyun.
Kafamı kaldırıp Min Ho'ya bakıyorum. Saçlarımı okşamaya devam ederken gülümsüyorum.

" Daha iyi misin," sorusuna karşılık kafamı hafifçe yukarı aşağı salladım. Min Ho bana neden kasıldığımı sorduğunda mecbur anlatmak zorunda kalmıştım.

Hastanede çok sık olurdu bunlar. Min Ho daha hastanede kaldığımı bile bilmiyordu. Ona baştan sona her şeyi anlattığımda bana kızmamış, sadece benden özür dilemişti. Beni bu hale kendisinin getirdiğini düşünüyordu. Bana annemi sormuştu. Bende onun haberi olmadığını söylemiştim. Bana bu konuda kızmıştı ve bir an evvel anneme gitmemiz gerektiğini, ama ilk önce kendi annesine gitmemiz gerektiğini söylemişti.

"Hyung geldik," diyor Chan Hyuk, arabayı kenara park ederken.

Bu sabah uyandığımda kapının önünde bulduğum kırık çerçevenin içerisindeki kanlı fotoğrafım yüzünden Min Ho müdürle konuşmak için şirkete gelmekte ısrar etmişti. Bunu telefonla da halledebilirlerdi aslında ama neden şirkete gelmek zorundaydık onu bilmiyorum.

Chan Hyuk arabayı park ettiğine dair bir cümle kurduğunda Min Ho'nun dizinden kalkmak zorunda kalıyorum.

Başımı ovarak arkama yaslanıyorum.

" Birazdan geleceğim Zehra çok geç kalmam," deyip anlıma ufak bir öpücük konduruyor Min Ho.

" Şirketteki işimiz bitsin hemen doktora gideceğiz tamam mı," diyor endişeyle. Kafamı olumlu anlamda sallayıp gülümsüyorum.

" Hastaneden çıktıktan sonra beraber bir şeyler yapalım," diyor bu sefer az önceki ses tonunun zıttı bir şekilde neşeyle.

" Ne gibi ?" diye soruyorum bende gülümseyerek.

" Sanırım eve gidemeyiz otele geçeriz. Güzel planlarım var," deyip göz kırpıyor. Gülümsüyorum, bahsettiği 'Güzel planlar'ının ne olabileceğini umursamayarak.

" On beş dakika daha sabret hemen geleceğim,"

Min Ho, Chan Hyuk ile arabadan çıkmadan bana el sallıyor ve bende gülümseyip onu gönderdikten sonra arkama yaslanıyorum. Başım fena halde ağrıyor, vücudum nedensizce titriyor. So Hyun neşeyle arkasına döndüğünde benim neşesiz yüz hattımı görüyor ve yüzü az önceki neşesinden uzak bir şekilde buruşuyor.

" Unnie, neyin var," diyor telaşla. Gözlerimi yumuyorum, anlımda biriken terler ağırlaşırken.

" İyi misin," diye soruyor yeniden aynı telaşlı ses tonuyla.

" Chan Hyuk'u arayacağım," dediğinde elimi kaldırarak onu durduruyorum.

" Yapma," diyorum ama bu bir iniltiden farksız.

" Biraz daha sabredebilirim," diyorum kendimi toparlamaya çalışırken. " Rahatça konuşsunlar nasılsa gelecek," diyorum ve So Hyun az önce heyecanla eline aldığı telefonu deri ceketinin cebine koyuyor.

Bekliyorum. Fakat geçen her dakika bir yıldan farksız geliyor bana.Aradan on beş dakika geçmesine rağmen Min Ho gelmiyor. So Hyun arayacak olduğunda onu durduruyorum. Ona bir şeyleri anlatmasını istiyorum. Böylece birazcık baş ağrımı ve mide bulantımı unutabileceğimi düşünüyorum. So Hyun anlatmaya başlıyor.

" Oppa," diye söze başlıyor fakat daha sonra duraksayıp bana dönüyor.

" Sorun değil," diyorum ve gülümsüyor.

" Oppa artık et yemiyor," diye söze başladığında aklıma o zamanlar da et yemediği geliyor. En sevdiği yemek et olmasına rağmen et yemezdi. Yerdi ama gönülsüz bir şekilde.

" Ve eskisinden daha fazla sigara içiyor," İşte buna şaşırıyorum. Bir kaç kez sigara kokusu aldığım oluyordu ama Min Ho'nun içtiği aklıma gelmiyordu. Min Ho'nun sigara kullandığını biliyorum fakat nedense eskisinden daha çok içtiğine şaşırıyorum. Bunu onunla konuşmayı aklımın bir köşesine not ediyorum.

" Ananası çok seviyor, ve bir şey daha var. Ama bak bu önemli," diye heyecanla bana dönüyor, ve bende aynı heyecanla So Hyun'un diyeceği şeyi bekliyorum. So Hyun tam ağzını açtığı sırada eş zamanlı olarak arabanın şöfor tarafının kapısı açılıyor. Soluk soluğa geçip koltuğuna oturuyor ve bana dönüyor.

"Noona, bir sorunumuz var," dediğinde So Hyun ile ben kulak kabartıyoruz Chan Hyuk'a.

" Biraz ileride trafik kazası olmuş ve insanlar toplandı, bizi de içeriye girerken gördüler. Çıkış şu an kapanmış durumda. Hyung içeride kaldı, arka kapıdan çıkacağız ama ne olur ne olmaz diye de önlem almamız gerek," diyor ve nefes çekiyor içine." Yani sonuç olarak yanınızda örtü, atkı, şal ve benzeri türevlerinden olan var mı," diyor ve bizden bir cevap bekliyor. So Hyun olumsuz anlamda kafasını sallayarak arkasına yaslanıyor. Ya sabır dileyerek nefesimi dışa veriyorum. Gözüm boynumda takılı olan atkıya takılıyor.

" Bende var ama, sana vermeyeceğim için üzgünüm Chan Hyuk," deyip elimi kapının kulpuna götürüyorum. Kapıyı açıp arabadan çıkıyorum ve atkımı çeneme çekiyorum. Bir adım atıyorum ve dengemi kaybedip yalpalıyorum. Ayaklarımdaki uzun topuklu ayakkabıya bir daha lanet ediyorum. Lanetlerimin arasından büyk bir özgüven patlaması yaşarken şirketin giriş kapısına doğru ilerliyorum. Kapıya toplanmış olan topluluk başta beni farketmiyor.

İyi olduğumu kanıtlamam lazım diye düşünüyorum. Bu sabah ki olaydan hiç etkilenmemiş gibi davranmam lazım. Yıkılmadığımı göstermem lazım diyorum ama bu dediğime bende inanmıyorum. Çünkü şu an ben yokum, çünkü ben şu an bir yıkıntıdan ibaretim. Ben, büyük heveslerle aldığınız ama eve gelesiye kadar cebinizde erimiş olan çikolatayım. O çikolatayı yeniden eski haline getirmeye çalışın. O yeniden bir çikolata olur ama asla o ilk aldığınız çikolata olamaz. Öyleydim ben de şu an işte. Aslında bir çikolatayım fakat içim dışıma çıkmış. Artık eskisi gibi o çikolatayı yemek için hevesli değilsiniz. Ben de artık eskisi gibi, fanların beni sevebileceği ihtimali için hevesli değilim. Belki de bir çikolata değilimdir, belki de ben o çikolatayı büyük heveslerle alan kişiyimdir.Ben bir çikolata değilim, ben sadece o çikolatayı büyük heveslerle alan, erimiş olmasına rağmen hala eski haline dönmesini dileyen aptal bir müşteriyim.

"Noona!"

"Unnie!"

Chan Hyuk'un kalın sesinin ardından So Hyun'un ince sesinin duyulduğu esnada omzuma bir şeyin çarptığını hissediyorum. Kafamı kaldırıp bakışlarımı şirketin giriş kapısına çeviriyorum. Ve işte o an arkama bakmadan kaçmak istiyorum.

" Pislik!"

"Alçak!"


"Fahişe!" Her şeye tamam diyorum. Fakat fahişe kelimesine katlanamıyorum.

Anlımda hissettiğim sert şeyin ardından, anlımdan burnuma doğru bir sıvı yol çizerek yanaklarıma kadar geliyor. O esnada ben bunun bir yumurta olduğunu anlıyorum. Vücudumun muhtelif yerlerinde aynı sert şeyi hissettiğim esnada gözlerimi yumuyorum. Ve o sert şeyler bütün vücuduma geliyor. Ayaklarımdaki güc yavaş yavaş tükenmeye başlıyor.

Pişman oluyorum. Keşke gelmeseydim diyorum. Ben büyük bir aptalım, verseydin atkıyı Chan Hyuk'a ne olurdu sanki, diye kızıyorum kendime.

"Keşke," diye fısıldıyorum kendi kendime. " Keşke hiç hayatına girmeseydim Min Ho."

Ayaklarımdaki güç tamamen tükeniyor. Gözlerimi açmak istiyorum ama yapmıyorum çünkü kirpiklerimin yapışmış olduğuna eminim. Ve ayaklarımdaki gücün son demine geldiğim esnada bir el belime gidiyor ve o el beni sıcak bir vücuda yaslıyor. Sıcaklık. Hala aynı. O bu soğuğa rağmen hala aynı sıcaklıkta. Elini başımın arkasına koyuyor ve beni göğsüne daha çok bastırıyor. Güç almak için elimi ceketine götürüp ceketine tutunuyorum. Ama nafile.

" İyi ki," diye söze başlıyor, insanın tenini ürperten o soğuğa rağmen hala aynı sıcaklıkta kalmayı başaran o adam, ben ayaklarımdaki gücün son demini de tüketip gözlerim kapanmaya başlarken. " İyi ki girdin hayatıma Zehra."

27. Bölüm Sonu~

Eveet, bir bölümün daha sonuna geldik. Yeni bir anlatım denedim olmuş mu olmamış mı bilmiyorum siz hangi anlatımımı daha çok beğenirseniz onunla devam edeceğim.

Her hangi bir yazım hatam varsa affola.

Okuduğunuz için çok teşekkürler, hepiniz değerlisiniz, öpüldünüz.
 
_______________________________________________________



[Resim: xkqh5w.jpg]
(Bu Mesaj 05-10-2015 01:42 AM değiştirilmiştir. Değiştiren : park ze shi.)
05-10-2015 01:24 AM
Tüm Mesajlarını Bul Alıntı Yaparak Cevapla
park ze shi Çevrimdışı
Minoz Fan

Mesajlar: 1,433
Üyelik Tarihi: Jun 2013
Rep Puanı: 191
Mesaj: #33
Evimde Bir Yakışıklı Var !
 
Özel Bölüm 4#

Bölüm 28 #

Sezon 2 #

" Kıskançlık."

Vücudumun en uç noktalarını dahi istila eden o tarif edilemez acının verdiği yorgunlukla gözlerimi yavaşça araladım. Yorgun gözlerimle etrafı tararken elimin üzerinde bir ağırlık olduğunu farkedip soluma döndüm.

Dünyanın en en en mükemmel görüntüsü.

Bir ömür hiç sıkılmadan izleyebileğim tek görüntü.

Bütün sıkıntılarımın bir gemiye binip uzaklaşacağı tek görüntü.

Bir insan, başka bir insanın bu denli her şeyi olabilir miydi ? Bu denli hayatı, bu denli nefesi olabilir miydi ? Olabilirmiş demek. Min Ho benim her şeyimdi, hayatımdı, nefesimdi.

Yatakta sola kayıp yüzümü Min Ho'nun yüzüne yaklaştırdım. Boşta kalan sağ elimle saçlarını usulca okşadım, yanaklarına sulu bir öpücük bırakıp geri çekildim. Min Ho gözlerini usulca açtığında gülümsedim.

" Günaydın," diye fısıldadım.

" Günaydın," dedi, benim ses tonumun benzeri bir fısıltıyla.

Gülümseyerek sağ elimle yatağımın ucunda duran elini tuttum.

" Bu bir dejavu mu," diye fısıldadı, ben sıcak nefesini yüzümde hissederken.

Gülümseyerek, " Galiba," dedim.

Birden yattığı yerden doğruldu. O kalkınca bende yatakta oturur vaziyete geçtim.

" Dejavunun devamını getirmeye ne dersin," der demez kollarını yatak başlığına koyup beni iki kolunun ortasında sıkıştırdı.

" Sadece sarıldığımızı hatırlıyorum," dedim, gülümsemeyle karışık fısıltıyla. Burnumun üzerine dudaklarını bastırıp geri çekildi. Onun yanıma yatması için kenara kayarken Min Ho boşta kalan kısma kurulup, kollarını belime dolayarak bedenimi bedenine yasladı. Kafamı göğsüne koyup kollarımı ona sardım.

Hala sıcaktı.

" İyi uykular Jun Yi Seul," diye fısıldadı ben yeniden kendimi Min Ho'nun huzurlu kollarına bırakırken. Dediği o " Han Yi Seul" isminin manasını merak etmeme rağmen her hangi bir cevap vermedim, sadece gözlerimi yumdum.

☆☆☆

" Hangisini alalım," dediğinde sol elinde duran elbisenin işlemelerine göz gezdirdim. Sağ elinde tuttuğu elbise ise sade siyah renkliydi. Tek artısı, kemerli olmasıydı. Bir süre öylece iki elbiseye de baktım.

Sol elinde duran işlemeli elbiseyi göstererek, " Sanki şu daha güzel," dediğimde kafasıyla beni onayladı.

" Bencede."

"Ablana ne alalım ?" diye bir soru yönelttiğimde Min Ho askıdaki elbiselere göz gezdirdi. Aslında hediyeyi Min Ho'nun tasarımcılarından da alabilirdik. Bizim hiç gitmemize gerek yoktu fakat ikimiz de alışverişe çıkmak istemiştik. Yanımızda üç tane koruma ile mağazada dolaşıyorduk şu an. Korumalar ise her hangi bir görüntüye izin vermiyorlardı. İçerideki mağaza görevlileri ise hiç bir görüntü sızdırmayacaklarına dair söz vermişti. İnsanlar sadece alış veriş merkezinde alış veriş yaptığımızı biliyordu. Biz hangi mağazaya gireceğimizi düşünürken bizi takip edenler olmuştu. Hangi mağazada olduğumuzu biliyorlardı fakat içeride ne yaptığımızı bilmiyorlardı.

Gözlerimle etrafı tararken gözüm aynadaki yansımaya takıldı. İki kız kabinlerin olduğu tarafa köşeye sinmiş pür dikkat Min Ho'yu izliyordu. Görünmediklerini sanıyorlardı fakat karşılarındaki aynanın benim önümdeki aynaya yansımalarını yansıttığının farkında değillerdi. Kızlardan biri kıkırdayarak saçlarını eliyle düzeltti. Kıkırdayan kızın arkadaşı sandığım kız, kıkırdayan kızın üzerindeki beyaz görevli gömleğinin ilk üç düğmesini açtı. Kız da, gömleğini aşağıya, altındaki mini siyah kalem eteğini de yukarıya çekiştirdi. Saçlarını geriye attı ve dolgun göğüslerini öne çıkarmak için omzunu geriye attı. Ağzım bir karış açılmış bir şekilde kızların aynadaki yansımasına bakarken boynumda hissettiğim nefesle irkildim. Kafamı kaldırıp aynaya baktım. Min Ho elinde tuttuğu pudra renkli elbiseyi üzerime tuttu ve kulağımın altına dudaklarını dokundurdu. Kollarını belime dolayıp başını omzuma yasladı. Ben ise şu an bize kıskançlık dolu gözlerle bakan kızlara odaklanmış durumdaydım.

" Bu elbiseyi denemelisin, sana yakışacağına eminim," dediğinde gülümseyerek üzerime tuttuğu elbisenin eteklerinden tutarak üzerimdeki duruşuna baktım. Elbise hoştu, fakat yemeğe giyilebilecek türden değidi. Min Ho kollarını benden ayırıp diğer askıya yöneldi.

" O elbiseyi dene seni bekliyorum," dediğinde diğer askıda duran elbiselere çevirdim bakışlarımı. Gözüme bir elbise daha kestirip, o elbiseyi de üzerime tuttum.

" Onu da denemelisin," dediğinde gülümsedim. Gözlerim bu sefer bize doğru gelen o görevli kıza takıldı. Kız kıvırtarak Min Ho'nun yanına geldi ve iki elini karnında birleştirerek belinin üzerinde eğildi.

Oha diyorum.

Meydan tamamen ortadaydı.

Min Ho kıza baş selamı verdi.

" Hoşgeldiniz efendim," dedi, kız cilveli bir ses tonuyla. Min Ho da gülümseyerek, " Hoşbulduk," dedi.

Aldığım ani kararla Min Ho'nun koluna girdim.

Ve kullanmaktan nefret ettiğim o kelimeyi kullandım.

' Hayatım.'

" Hayatım, ben kabine gidiyorum," deyip gülümsedim ve kıza döndüm. " Bana yardımcı olabilir misin," dediğimde ki kızın yüz ifadesi kesinlikle görülmeye değerdi.

" Elbette," dedi kız gülümsemeye çalışarak. Teşekkür edip kabine doğru ilerledim. Kabinin kapısının önüne geldiğimde kızın da arkamdan geldiğine emin olup kızın kolundan tuttuğum gibi çekiştire çekiştire kabine soktum kızı. İçimdeki kızı öldürme isteğimi bastırmaya çalışıyordum bir yandan da.

Kızı zaten dar olan kabinin köşesine sıkıştırdım. Kızın gömleğinin açık olan düğmelerini sertçe sonuna kadar ilikleyip, katlanmış olan eteğinin de katlarını açarak eteğini dizine kadar indirdim.

" Duyduğuma göre, sizin mağazanın müdürü mini eteği yasaklamış," dedim, ürkütücü ses tonumla.

" Acaba seni şikayet etsem mi," deyip kötü kadın gülüşümü takındım.

" Bana bak kızım, alırım ayağımın altına!" Farkında olmadan ciddi anlamda bağırmıştım. Kız elini saç uçlarına götürüp saçını işaret parmağına dolayarak iğrenç bir şekilde sırıttığında, elimi kızın saçlarına dolayarak kızın saçını çekmeye başladım. Galiba uzun zamandır ilk defa Min Ho'yu bu denli kıskanıyordum. Benim erkeğime meydan sergilemek ha ?

" Ölmek mi istiyorsun!" diye bağırdım kıza yeniden. Kız nedensizce ağlamaya başladı. Çantamdan ıslak mendil çıkarıp kızın dudaklarındaki aşırı koyu kırmızı ruju zorluklarla sildim.

" Benim olana meydan sergileyemezsin anladın mı," dediğimde kız iğrenç bir gülümseme takındı.

" Senin olan mı,"

" Evet, benim!"

" Madem senin o zaman göster bana senin olduğunu!" dediğinde alayla gülümsedim.

Alayla, " Çocuk musun kızım sen, göstermeye gerek mi var," dedim.

" Madem öyle, " deyip kız gömleğinin düğmelerini yeniden açmaya başladı.

" Anladık!" diye son ses bağırdım kıza. Kız alayla gömleğinin düğmelerini yeniden iliklemeye başladı.

" Şimdi defol git!" diye bağırarak kızı kabinden çıkardım. Kabindeki küçük pufun üzerine oturup nefesimi gerginlikle dışarıya verdim. Min Ho'nun benim olduğunu kanıtlamak ? Bunu kanıtlamaya ihtiyacım yoktu. O zaten benimdi, ama işte somut bir kanıt lazımdı. Kızın gözü önünde hemde. İşte orada tıkanıyordum.

Oflayarak üzerimdekileri teker teker çıkarmaya başladım. Bir yandan da ne yapabileceğimi düşünüyordum. Min Ho'nun bana seçtiği o pudra rengi elbiseyi giydim öncelikle. Elbise fazla dar olduğu için çıkarmak zorunda kalmıştım. Diğer siyah elbiseyi denediğimde fena durmadığını gördüm. Elbiseyi düzelterek kabinden çıktım. Min Ho mağazanın diğer köşesinde Chan Hyuk ile bir şeylere bakıyordu. Kenarda elindeki telefonla oynayan So Hyun'u görünce dehşet bir şekilde minettar kaldım.

" So Hyun!" diye bağırdım ve o da kafasını telefonundan kaldırıp bana baktı. Elimle gelmesi için işaret yaparak kabine soktum onu. Olayı baştan sona anlatarak yardım istedim ondan. Umarım bir çözümü vardır. Umarım.

" Vay sürtük vay!" diye bağırıp ayağa kalkmaya yeltenince bir elimle bileğini tutup, diğer elimle de ağzını kapattım.

" Unnie! Gebertirim ben o kızı!" diye yeniden bağırdı So Hyun.

" Geberteceğiz zaten ama şu an önceliğimiz o değil," deyip onu susturdum.

" Peki ya önceliğimiz ne,"

" Min Ho'nun benim olduğunu ispatlamam lazım, o nasıl olacak," deyip sıkıntıyla duvara yaslandım.

" Unnie, aptal falan mısın, beynin cidden çalışmıyor mu," dedi işaret parmağını kafasında döndürerek.

" Aklıma bir şey gelmiyor,"

" Benim bir fikrim var ama!" Heyecanla gözlerimi büyüttüm.

Allah'ım inşallah saçma sapan bir şey değildir.



" Hayır Min Ho, bir şeyim yok!"

" Bir şey olmuş, söyle hadi," dediğinde nefesimi dışarıya sertçe vererek önüme düşen saçlarımı geriye attım.

" Sadece bu eteği denemek istiyorum," deyip elime uzun siyah eteği aldım. Kabine doğru ilerlemeye başladığımda gözüme So Hyun takıldı. Bana ' iyi gidiyorsun' işareti yapıp gülümsedi. Bende gülümsedim, daha sonra öksürerek arkamı döndüm ve somurtuk bir yüz ifadesi takındım. Askıdan bulduğum pudra renkli gömleği de alıp kabinlerin olduğu tarafa yöneldim. Kabinin kapısına geldiğimde Min Ho elini kapıya koydu ve beni engelledi.

" Anlat çabuk,"

" Dedim ya yok bir şey diye," diyerek, başımı öne eğdim. Min Ho elini çenee götürüp kafamı kaldırdı.

" Sen anlatacak mısın yoksa ben kendim mi öğreneyim,"

" Ben kimin kadınıyım?" diye saçma bir soru yönelttim. Bu soru da, So Hyun'un o saçma planına dahildi elbet.

" Benim." dedi net bir şekilde.

Midemdeki kelebekler..

Min Ho'nun kadını olmak..

Onun olmak..

Ona ait olmak..

" Peki ya sen," dedim, tıslayarak. " Peki ya sen kimin erkeğisin,"

Harika.

Cidden çok salağım.

Sorduğun soruya bak.

Aptal.

Min Ho hiç beklemediğim bir hamle yaparak beni kabinlerin olduğu yere doğru yönlendirdi ve kolunu belime koyarak, kabine soktu. Sırtımı duvara verecek şekilde önüme geçerek, kollarını başımın iki yanına sabitledi.

" Sen."

" Seninim."

" Baştan sona her bir zerrem senin."

" Ben, dünyaca ünlü Hallyu Starı Lee Min Ho, seninim."

" Senin, erkeğinim."

" Bundan bir şüphen mi var?"

Gülümsedim. " Sen, benimsin."

☆☆☆

" Hyung az kaldı yaklaştık," gülümseyerek telefonuma döndüm. Bugün Min Ho'nun ailesiyle yemek yiyecektik. Ve ben fazlasıyla gergindim.

" Hamileymişim!" dediğimde Chan Hyuk'un yaptığı ani frenle öne doğru savruldum.

" Min Ho yapıştım cama!" diye bağırdığımda Min Ho kolumdan tutarak beni çekmeye başladı.

" Tutuldu her yerim yemin ediyorum!"

Kafamı ovarak arkama yaslandım. Telefonumun ekranından saçlarımı düzeltirken tüm gözler bana döndü. Chan Hyuk, arabayı kenara park etmiş, So Hyun arkasını dönmüş, Min Ho ise elini çenesinin altına koymuş bana bakıyordu. Chan Hyuk heyecanla arkasını dönüp bağırdı. Evet bildiğiniz bağırdı.

" Noona, cidden hamile misin!"

" Unnie, gerçekten hamile misin!"

" Zehra hamilesin sonunda!" deyip Min Ho boynuma atladı.

"Şükürler olsun!" diye bağırdı kulağımın dibinde.

" Saçım bozuluyor Min Ho!" diye bağırdığımda benden ayrıldı.

" Unnie, şaka yapıyor olmalısın!"

" Niye şaka yapayım ya burada öyle yazıyor!" deyip telefonu So Hyun' a tuttum. Fanlar şirketin önünde bayılmamı, hamile olmama yorumlamıştı.

" Bende bir şey var sanmıştım," deyip oflayarak arkasına yaslandı So Hyun.

" Duygularımla neden oynuyorsun noona," diyerek alt dudağını aşağıya sarkıttı Chan Hyuk.

Min Ho'ya döndüğümde sol elini anlına almış camdan dışarıyı seyrediyordu. Min Ho'ya döneceğim esnada Chan Hyuk'un kucağıma bir zarf atması nedeniyle yerime geri döndüm.

" Bu nedir," diye sordu MinHo, Chan Hyuk'a.

" Bende bilmiyorum, evin önünde buldum,"

" Ne zamandır posta kutumu karıştırıyorsun Chan Hyuk," dediğinde ağzımı kapatarak kahkahamı içime bastırdım.

Zarfın dış kağıdını yırtarak içindeki kağıda ulaştım.

Öksürerek arkama yaslandım ve tüm gözler bana döndü.

" Öhöm, öhöm!"

" Seul Askeriye Birliğinden, Lee Min Ho adlı 27 Haziran 1987 doğumlu kişiye. Kişi, 29 yaşına gelmiş olup, zorunlu askerlik görevinin dört yıldır ertelenmesinden dolayı, kişi için askerliği 2017 yılının Mart ayı uygun görülmüştür."

Okuduğum o son cümleyle gözlerimi yumdum. Kağıdı katlayıp sol tarafıma attım.

" Hyung, şimdi ne olacak," diye mantıklı bir soru attı ortaya Chan Hyuk.

" Gideceğim, ne olacak başka," diye cevapladı onu da Min Ho.

Chan Hyuk cevap vermeden önüne döndü. Konuyu değiştirmek amacıyla başka bir soru yönelttim.

" Annen beni sever mi sence nasıl karşılar beni," dediğimde bana doğru döndü.

" Elbette sever, annem anlayışlı kadındır,"

" Peki ya ablan,"

" Ablam için annem ne derse o,"

" Peki ya baban o anlayışla karşılar mı,"

" O böyle şeylere pek karışmaz, istediğim kadını seçebilirim ona göre,"

" Peki ya fanların, onlar anlayışla karşılar mı,"

Cevap mı ? Yok.





" Hanımefendi, Min Ho Bey birazdan giriş yapacak," dedi, gömleğinin ilk üç düğmesi açık olan, Ajan Kim NaNa kılıklı kız. Bi bitmediniz be. Etrafta kimsenin olmadığına emin olup kıza doğru yaklaştım. Kızın gömleğinin düğmelerini sonuna kadar ilikleyip eski yerime geri döndüm.

" Bir koruma için fazla seksiydin," deyip So Hyun'a döndüm. Sırıtarak bana bakıyordu. Göz kırpıp önüme döndüm.

Min Ho lokantanın kapısından giriş yapınca baştan sona neşeyle beni yavaşça süzdü. Ortamda arabamızda ki kavgamızdan eser yoktu. Gerçi, kavga değildi, sadece atışmaydı ama.

Üzerimde, dizime kadar uzanan siyah prenses model bir etek, üzerimde ise pudra renkli sade bir gömlek, elimde küçük işlemeli siyah bir çanta, ayağımda ise bilekten bağlamalı pudra rengi bir topuklu ayakkabı.

Min Ho ise, baştan sona siyah bir takım elbise. Sade bir takım elbise bile onda harikalar yaratabiliyordu.

Gülümseyerek koluna girdim ve lokantanın ana salonuna giriş yaptık.

☆☆☆

" Bırak beni!" diye haykırmama rağmen, o beni duymuyor, kucağında taşımaya devam ediyordu. Ayaklarımı çırpmama rağmen o bundan etkilenmedi. Otel odasının kapısını açarak içeriye giriş yaptı. Kollarımı boynuna dolayarak başımı göğsüne yasladım. Min Ho sol ayağıyla kapıyı kapatarak adımlarını yatak odasına yönlendirdi. Odaya girip beni usulca yatağın üzerine bıraktı.

" Ben banyoya giriyorum," dedikten sonra yanımdan ayrıldı. Bende o banyoya girdikten sonra dolapta bulduğum pijamayı üzerime geçirerek yatağa attım kendimi.



Yatağın sol tarafının çöküp, belime bir kolun dolanmasıyla gözlerimi yumdum.

Fazlasıyla yorucu bir gündü.

Min Ho'nun familyasıyla geçirdiğim o keyifli 3 saatin sonunda, sonuç olarak otele gelmiştik. Eve gitmedik çünkü, evin önü kalabalık olurmuş. Ya sabır.

Yemekte konuşulan konuları özet geçeyim. Ne annesi, ne de ablası nasıl tanıştığımızı üstelemedi. Arkadaş ortamı deyip geçiştirdi Min Ho. Din konusunda ise ailesi saygı duydu. Demek ki, medeni bir aileymiş. Yemekte konuşulan bir diğer konu da, benim Kore vatandaşı olmamdı. Min Ho 'da bu fikri onayladı ve en kısa zamanda işlemleri başlatacağını söyledi. Ablası fazlasıyla içtendi. Beni sevmeyeceklerini düşünmüştüm ama, yanılmışım. Hemen iki saat içerisinde can ciğer olmuştuk.

Kısacası, mutluydum.

" İyi geceler," diye fısıldadım Min Ho dudaklarını enseme dokundururken.

" İyi geceler," deyip kollarını bana daha çok sıkı sardı.

" Biraz daha bekleyebilir misin," dedi, uykulu bir ses tonuyla. O da benim kadar yorgundu.

" Sadece yirmi ay Zehra, sabret lütfen," gözlerimi açtım yeniden. Neden bahsettiğini çoktan anlamıştım.

" Sorun değil, sonucunda sen varsan sabredebilirim,"

" Geri döndüğümde ilk işim seninle evlenmek olacak," dedi, burnunu saçlarımın arasına alıp kokumu içine çekerken.

" Ne zaman karım olacaksın Jun Yi Seul ?"

28. Bölüm Sonu #

1. Sizce Min Ho'nun sürekli söylediği o isim ne ?

2. Önceki bölümde So Hyun'un bahsettiği önemli bilgi ne sizce ?

3. Zehra'nın aşırı kıskançlığı hakkında ne düşünüyorsunuz ?

4. Ve son olarak, Min Ho'nun askerliği hakkındaki düşünceleriniz neler ?

Uzun bir bölüme, uzun bir yorum bekliyorum ^.^

Okuduğunuz için teşekkürler, öpüldünüz :*



[Resim: bayan-deri-ceket-kombinleri-ve-modelleri.jpg]]
 
_______________________________________________________



[Resim: xkqh5w.jpg]
(Bu Mesaj 05-11-2015 07:23 PM değiştirilmiştir. Değiştiren : park ze shi.)
05-11-2015 12:49 AM
Tüm Mesajlarını Bul Alıntı Yaparak Cevapla
park ze shi Çevrimdışı
Minoz Fan

Mesajlar: 1,433
Üyelik Tarihi: Jun 2013
Rep Puanı: 191
Mesaj: #34
Evimde Bir Yakışıklı Var !
 
[Resim: 553x831xtrenckot-kombinleri10.jpg.pagesp...MVGHbt.jpg]

Bölüm 29 #

Özel Bölüm 5 #

Sezon 2 #

Adım, Jun Yi Seul.

Dünyaca ünlü Hallyu Starı Lee Min Ho'nun dört yıllık kadınıyım.

Klasik bir pazartesi gününe zıtlık oluşturacak şekilde, mutluydum.

Yatağımdan kıkırdayarak kalkıp banyoya girdim. Saçlarımı yıkadıktan sonra, kurulayıp üzerimi giyindim. Dizimin biraz üzerinde biten sarı renkli eteğimin üzerine vazgeçilmezlerimden olan gömlek koleksiyonumdan sarı beyaz kareli gömleğimi de giyip, krem trençkotumu üzerime geçirip banyodan çıktım.

" Günaydın!" diyerek aşırı neşeli bir giriş yaptım mutfağa.

" Bizim kız bugün çok neşeli anne," Jun Kyung ablaya gülümseyip çantamı sandalyeye asarak masaya oturdum.

" Bu mutluluğunu neye borçluyuz kızım," dedi Min Kyung anne, bardağıma yeşil çay koyarken.**

" Min Ho yarın geliyor ya hani, bugün akşam İl Woo ile yola çıkacağız," dedim, ağzıma pirinç lapası atarken.

Min Ho gitmeden evvel beni İl Woo'ya emanet etmişti. Ne zaman başım sıkışsa İl Woo'dan yardım alırdım. İl Woo'nun işinin olmadığı günler hep beraberdik. Bazen sadece ikimiz çıkardık dışarıya, bazen de Chan Hyuk ve So Hyun ile. Ama son zamanlar bizim çifte kumrular gelmez oldu. Neden mi ? Evlendiler. Hala inanamıyorum nedense. Bizden önce evlenmelerini açıkçası birazcık kıskanmıştım. Min Ho, bizimkilerin düğünlerinde izne ayrılmıştı. Ben So Hyun'un nedimesi olmuştum. Her neyse, bizimkiler sonunda benim sayemde birbirlerine açıldılar. Sevgili olduktan bir yıl sonra evlendiler ve altı aydır evliler.

" Ben size yolluk hazırladım koydum kapının önüne. Aman dikkatli gidin kızım."

Min Ho yarın askerden dönecekti ve biz de İl Woo ile Min Ho'yu almaya gidecektik. Kendisinin gelmesi malum, olmazdı.

Min Ho gitmeden evvel beni annesinin yanına bırakmıştı. Tek başıma kocaman evde yanlızlık çekmemi istemedi ve güvenli olmadığını düşündüğü için annesinin yanına yerleştirdi beni. Ben de Jun Kyung ablanın nişanlısının arkadaşının karısının işlettiği anaokulunda çalışıyordum. Ta o kadına kadar nasıl tanıştığımızı sorarsanız bende bilmiyorum. Anaokulunda gönüllü olarak çocuklarla ilgileniyorum ve dehşet eğlenceli bir şey.

" Günaydıın," diyerek mahallenin marketine girdim.

" Teyze, bana bir kilo elma koyar mısın," Min Soo ablaya gülümseyip, içecek reyonuna yöneldim. Bir şişe vitamini kafama dikip kasaya döndüm. Min Soo teyze elmalarımı hazır etmişti bile. Poşetten bir elma alıp trençkotuma sildikten sonra elmadan koca bir ısırık aldım. Markete yeni şeyler gelmiş mi diye göz atarken köşedeki gazetelik gözüme ilişti. Hızlı adımlarla gazeteliğin yanına gidip gazeteliğin içinden bir gazete çıkardım. Gazetenin sayfalarını çevirip, kasaya doğru yeniden dönerken, bir yandan da elmamı ısırıyordum. Gazetenin sayfalarını çevirip magazin bölümüne geldim.

Min Soo Teyze aldığım şeyleri birer birer kasadan geçirirken," Bugünki neşeni neye borçluyuz bakalım," dedi, gülümseyerek.

Az önce gazetelikten aldığım gazetenin magazin sayfasındaki haberi Min Soo Teyze'ye gösterdim.

" Yarın geliyor demek," dediğinde kafamı salladım ve aldıklarımın parasını ödedikten sonra Min Soo teyzeye teşekkür ederek marketten ayrıldım.

Anaokuluna gittiğim her gün o markete uğrar, sabahları bir şişe vitamin içip bir kilo da elma alırdım. O elmaları da anaokulundaki çocuklara dağıtırdım.

Ama bugün öyle olmadı.

Yüzümde, aşırı mutlu olmanın verdiği etkiyle gülümseyerek otobüs durağına doğru ilerlerken bize doğeu gelen 5-6 yaşlarındaki çocuk kabilesini gördüm. Başlarında öğretmenleriyle çevreyi geziyorlardı. Gülümseyerek çocuklara yaklaştım. Ben çocuklara doğru ilerlerken çocuğun biri benden önce davranarak yanıma gelip bacağıma sarıldı.

" Unni, sen oppamın kız arkadaşı mısın," dedi, ultra tatlı kız çocuğu. Gülümseyerek çocuğun önüne eğildim.

Saçları salık olan kızın saçlarını okşayıp, " Senin oppan kimmiş bakalım," dedim.

" Benim oppam," Kız çocuğunun yüzünde aşırı tatlı bir ifade vardı. " Benim oppam, Lee Min Ho!" dediğinde kıza gülümsedim.

" Onu seviyor musun,"

" Çok!" diye bağırdı kız.

" Bende!" diye bağırdım ve kız güldü.

" Unni, oppamla çok çok çook mutlu olun olur mu," kız çocuğunun yanaklarını ellerimin arasına aldım.

" Adın ne senin,"

" Benim adım, Han Se Jin."

" Han Se Jin, senin gibi tatlı bir kız çocuğumun olmasını istiyorum, oppanın senin gibi tatlı bir kızı olsa mutlu olur musun," dediğimde Se Jin birden kollarını boynuma doladı. Şu ana kadar rastladığım en anlayışlı Koreli minozdu bu kız çocuğu, sanırım. Aradan iki yılın geçmesi işimize gelmişti. Artık, insanlar alışmıştı. Eskisi gibi kötü muamele görmüyordum. Bizi destekleyen insan topluluğu günden güne artıyordu.

" Unni, oppamı çok mutlu et yoksa seni öldürürüm," dedi Se Jin kollarını boynumdan çekerken.

Başımı sallayarak Se Jin'e gülümsedim.

" Se Jin buraya gel!" Sesin kaynağına dönüp baktığımda çocukların başında duran öğretmenleri olduğunu gördüm. Ayağa kalkarak Se Jin'in elinden tuttum ve arkadaşlarının yanına götürdüm.

" Se Jin çok tatlı bir kız," dedim Se Jin'i öğretmenine bırakırken.

" Öyledir," dedi öğretmende. Gülümseyip Se Jin' e eğildim.

" Yeniden karşılaşalım olur mu,"

" Olur!" Neşeyle bağırdı Se Jin. Gülümseyerek elimdeki elma poşetini Se Jin'e verdim. Onlar yanımdan uzaklaşırken el salladım ve durağa doğru ilerledim. Bir süre bekledikten sonra gelen otobüsüme binip kartımı tuttuktan sonra en arkaya oturdum. Sürekli aynadan bana bakan şöforu umursamadan.

Yol boyu sadece bir kaç yolcu vardı. Bir kaç koltuk önümde yüzünde maske olan bir oğlan oturuyordu. Koreliler maskeyle geziyordu. Ünlü olsun olmasın maskeyle gezen insanlarda vardı. Bu yüzden o kişinin ünlü olabilme olasılığını umursamadan bakışlarımı pencereden dışarıya çevirdim. Otobüste iki kız, bir erkek ve şöfor kalmıştık. Cebimden telefonumu çıkarıp İl Woo'dan gelen mesajları cevaplamaya koyuldum.

Otobüs bir durakta durdu ve otobüse biri daha bindi. Kafamı kaldırıp da kimin geldiğine bakma gereği duymadım. Birden sol tarafımda bir hareketlenme oldu. Yüzümü o tarafa çevirip baktığım esnada dudaklarımın üzerinde bir sıcaklık hissettim.

Sıcaklık.

Hala aynı.

Min Ho'nun dudaklarının sıcaklığı hala aynıydı.

Gülümsedim.

29. Bölüm Sonu #

Okuduğunuz için tişikkirler, iyi ki varsınız, öpüldünüz :*

1. Min Ho'nun sürprizi için ne düşünüyorsunuz ?

2. Zehra'nın Mi n Ho'nun annesinin evinde kalması nasıldı, beğendiniz mi ^.^

3. Zehra ile İl Woo'nun dostluğu nasıldı, açıkçası benim en çok hoşuma giden parçaydı ^.^

4. Chan Hyuk ve So Hyun ikilisi hakkındaki görüşleriniz de önemli tabii hayde, bay.

Bu arada iki yıldız (**) koyduğum yerin açıklamasını yapayım. Min Ho'nun annesinin adını bilmiyorum, araştırmama rağmen bulamadım bu yüzden bir isim uydurdum. Mazur görün lütfen ^.^
 
_______________________________________________________



[Resim: xkqh5w.jpg]
(Bu Mesaj 05-12-2015 08:21 PM değiştirilmiştir. Değiştiren : park ze shi.)
05-12-2015 06:31 PM
Tüm Mesajlarını Bul Alıntı Yaparak Cevapla
park ze shi Çevrimdışı
Minoz Fan

Mesajlar: 1,433
Üyelik Tarihi: Jun 2013
Rep Puanı: 191
Mesaj: #35
Evimde Bir Yakışıklı Var !
 
[Resim: clara-alonso-model-8_0-600x799.jpg]

[Resim: Desigual-catwalk-at-080BarcelonaFashion-...so-005.jpg]

[Resim: clara-alonso-polaroids-scoop-models-1-600x798.jpg]

[Resim: large.jpg]

[Resim: IMG_9111-400x600.jpg]

[Resim: book5-625x468.jpg]

[Resim: http%253A%252F%252Fcdn.blogs.vogue.es%25...G_8928.jpg]

[Resim: 144.jpg]

[Resim: 10995200_841209109291173_356055837_n.jpg]

[Resim: original.jpg]

[Resim: tumblr_n02zroW9cg1qcv7buo1_500.jpg]

[Resim: clara-alonso-model-1-600x799.jpg]







Bölüm 30 #

Özel Bölüm 6 #

Sezon 2 #



Aynasından sürekli bana bakıp duran şöforun Chan Hyuk, o yüzü maskeli oğlanın İl Woo, kafasını gömmüş uyuyan kızın So Hyun olduğunu, Chan Hyuk ile İl Woo'nun dönüp el sallamasından öğrenen bir adet ben, dakikalardır şoktayım. İl Woo ile So Hyun kamuflaj olmuştu, tamam. Onu anlarım fakat Chan Hyuk'u tanımamam cidden çok salaklık olmuştu.

Meğersem Min Ho beni kandırmış. Benim bildiğim Min Ho'nun hiç izni kalmamıştı. Hepsini dibine kadar sıyırdığını sanıyordum fakat geriye bir tanesini ayırmış. Bütün basın, bende dahil, Min Ho'nun yarın terhis olacağını zannediyorduk fakat O, kalan son iznini kullanıp bir gün erken gelmiş. Sırf benimle rahat vakit geçirebilmek için.

Ay yerim ya..

Chan Hyuk bir durakta durup bizim yanımıza geldi. Chan Hyuk'un yerine başka birinin oturduğunu gördüm. Son kişi olan Chan Hyuk da yanımıza geldiğinde artık beşimiz de tamamlanmıştık. Hayır, bir eksiğimiz vardı.

İl Woo'nun sevgilisi.

Min Ho kolunu omzuma atmış bir şekilde oturuyordu. Min Ho'nun yanında ise Chan Hyuk, So Hyun ve İl Woo. Sıralama bu şekildeydi. Beşimiz muhabbetle, sohbetle eğlenerek, otobüsün en arkasında yolculuk yapmıştık. Otobüse binen bir kaç kişi, iznimizi alıp fotoğrafımızı çekmişti. Bizde izin vermiştik. O kadar eğlenceli bir yolculuk geçirmiştim ki, neredeyse nereden geldiğimi unutuyordum. Ben diğerlerinden farklıydım. Ben bir Koreli değildim. Ben Türk'tüm. Ben bir Müslümandım. Bu sorun oluyordu. İl Woo beni bi kaç kere içmeye çağırmıştı. Hep beraber, yani So Hyun, Chan Hyuk, İl Woo ve onun sevgilisi ile birlikte bir sokak çadırında buluşmuştuk. İl Woo sevgilisiyle yaklanma konusunda sıkıntı duymuyordu. Ya da kendisi yakalanma konusunda. O da maske takıyordu evet ama rahattı gezebiliyordu. Her neyse, o gün onları kırmayıp çadıra gelmiştim. Fakat ağzıma bir tane bile sürmemiştim. Diğerleri kör kütük sarhoş olurken ben balık keklerimi yiyip onlara akıl fikir dilemiştim. O gün İl Woo sarhoş bir şekilde sevgilisine, yani Eun Gi'ye, herkesin ortasında ilan-ı aşk etmesi üzerine bir daha da gitmeye cesaret edememiştik. Kısacası, Min Ho'nun olmdığı o iki yıl benim için çok güzel geçmişti. Bir şey hariç.

Annem.

Aklım ondaydı, ona karşı suçluluk hissediyordum. Ve bende kendi öz annemden alamadığım o sevgiyi, o duyguyu Min Kyung Anneden alıyordum. O da beni kendi öz kızından ayırt etmiyordu. Gerçi, bana da 'gelin' diye hitap ediyordu bazen ama orası ayrı bir mesele.

Otobüs son durağa gelesiye kadar bir sürü fotoğraf çekindik. Hepimiz kendi instagram hesabımızdan ayrı ayrı verdiğimiz pozları paylaşmıştık. Fanlar hemen Min Ho'nun bugün geldiğine kafayı takmıştı. Allkpop hemen haberimizi bile yapmıştı. Adamlar saniyesi saniyesine bir haber uydurup paylaşıyorlar. Neymiş efendim pozlarda Chan Hyuk ile çok yakınmışım, Min Ho'yu aldatıyormuşum, hepimizin ciddi bir poz verdiğimiz fotoğrafta Min Ho neden mutsuz çıkmış da.. Ulan mal. Pozun amacı o gerizekalı. Paylaştığımız çoğu fotoğrafta Chan Hyuk anormal çıkmıştı. Zaten hep öyle olmaz mı. Harika bir fotoğrafın içine hep birileri eder. Her neyse.

Son durağa gelip otobüsten indik. So Hyun, Chan Hyuk ve İl Woo üçlüsü beraber taksiyle geri dönmüştü. Min Ho ile ikimiz ortada sap gibi kalmıştık.

" E biz ne yapacağız," dedim, Min Ho elini elime geçirirken. Bir süre cevap vermeden boş yolda ilerledik.

" Şu ilerde park var!" dedi neşeyle birden. " Oraya gidelim!"

" Gidip ne yapacağız," dememe rağmen Min Ho beni duymadı, ya da duymazdan geldi, ve parka doğru hızlı adımlarla ilerledi. Bende peşinden normal olarak.

Parka girdiğimizde parktaki güvenlik görevlisine Min Ho bir şeyler sordu. Ne sorduğunu duymamıştım. Ama adamın bir fotoğraf karşılığında o şeyi, işte o konuştukları şey her neyse, yapacağını anlamıştım. Adam işini biliyor abi. İşi iyice ticarete dökmüş adam şuna bak. Güvenlik görevlisiyle Min Ho fotoğraf çekindikten sonra güvenlik görevlisi harıl harıl bir şeyler anlattı ve Min Ho'da teşekkür edip yanıma geldi.

" Gidelim!"

" Nereye!" dememe kalmadan Min Ho kolumdan tutup beni sürükleyerek bir yere götürdü.

İnsanlar.fotoğrafımızı.çekiyordu.

Rezillik.

Ama açıkçası bünyem artık alışmıştı.

Min Ho, bana gülümseyerek döndüğünde bende ona gülümsedim. Min Ho durduğunda bende durdum.

"Hemen geliyorum," dedikten sonra hızla yanımdan ayrıldı ve aynı hızla elinde bisikletle geri döndü. Ben şaşkın gözlerle Min Ho'ya bakarken o çoktan yanıma gelmişti bile.

" Buna bineceğiz!"

" Saçmalama Min Ho insanlar bakıyor," Gözümü alan güneş ışığını engellemek niyetiyle elimi gözümün önüne siper ettim. Min Ho bundan faydalanıp boşta kalan elimi kaptığıyla kendine çekti. Çift bisikletinin en önüne bindi.

" Bin hadi!"

Oflayarak bisikletin arkasına bindim. Bende istiyordum Min Ho ile bir şeyler yapmak fakat rahat olamayacağım için korkuyordum.

" Gidiyorum!" diye bağırdı ve petalları çevirmeye başladı. Bisiklet birden hareket edince ağzımdan ufak bir çığlık kaçtı. Daha sonra bende Min Ho'nun petal çevirişlerine ayak uydurdum ve parkta tur atmaya başladık.

" Bunu yaptığıma inanamıyorum," Bir yandan söyleniyor, bir yandan da gülüyordum. Parka onlarca insan toplanmıştı ve hepsi ama istisnasız hepsi ellerinde telefonla bizi çekiyordu.
Parktaki üçüncü turumuzu tamamladığımız esnada, " İnelim mi," dedi ve bisikleti durdurdu. İlk inen Min Ho olduğu için bir yandan düşmemem için elimi, bir yandan da bisikletin direksiyonunu tutuyordu. Zorlanarak indikten sonra bisikleti yerine koydu ve yanıma geldi.

" Park kocaman ne istersen var önce hangisinden başlayalım," dediğinde etrafıma göz gezdirdim.

" Salıncak!" Sevinçle el çırpıp salıncağa doğru koştum. Sadece bir salıncak boştu diğer salıncakta bir anne bebeğini sallıyordu. Son hız boş salıncağa koşup oturdum ve kendi kendimi sallamaya başladım. Min Ho da aynı hızla arkama gelip salıncağımı iterek hızlanmamı sağladı. Min Ho beni daha hızlı sallamaya başladığında mutluluktan kahkaha atıyordum. Ne zaman salıncağa binip hızlansam kahkahalarla gülerdim. Saçlarım geriye doğru uçarken salıncağın ipini daha sıkı kavradım.

" Zehra beni duyuyor musun!" Min Ho'yu duyuyordum fakat hızlı sallandığım için rüzgar yüzünden sesi boğuk geliyordu bu yüzden ne dediğini anlamıyordum.

" Ne diyorsun anlamıyorum!" diye bağırdım çıkabileceğim en yükseğe çıktığımda.

" Diyorum ki!"

" Evet!"

" Diyorum ki seni çok özledim !"

" Ne diyorsun anlamıyorum!"

" Diyorum ki seni çok özledim! Seni o kadar çok özledim ki ölüyorum sandım!"

"Anlamıyorum ki ne diyorsun!"

Yukarıya çıkıp geri geldiğimde Min Ho salıncağın kenarlarından tutarak durdurdu. Salıncaktan kalktığımda dengemi sağlayamıyor, oraya buraya yalpalıyordum. Min Ho'da bu halime gülüyordu. Kendimi toparladığımda kalktığım salıncağa Min Ho oturdu.

" Sallayım mı," dediğimde kafasını olumsuz anlamda salladı.

" Peki," deyip kenara çekildim. Min Ho saniyeler içerisinde hızlanmıştı. Salıncağın olduğu bölgenin etrafında dolaşarak Min Ho'nun sallandığı salıncağın önüne geldim. Biraz uzağında duruyordum.

" Zehra beni duyuyor musun!" diye bağırdığında gülümsedim.

" Duyuyorum aptal!"

" Beni iyi dinle!" Daha fazla yükselmeye başlamıştı ve bu beni korkutuyordu.

" Tamam ama yavaşla lütfen!"

Son ses haykırarak, " Jun Yi Seul!" dedi.

" Evet!" diye onayladım onu.

" Jun Yi Seul!" Adımı haykırarak söylemesi çok hoşuma gitmişti.

" Evet!"

" Jın Yi Seul seni çok özledim!"

İki elimi dudaklarımın kenarlarına koyarak son ses bağırdım.

" Lee Min Ho seni çok özledim!"

" Jun Yi Seul seni o kadar çok özledim ki ölüyorum sandım!"

" Lee Min Ho seni o kadar çok özledim ki ölüyorum sandım!"

" Jun Yi Seul beni özledin mi!"

" Özledim aptal! "

" Hey! Jun Yi Seul!"

" Evet!"

" Senden çok hoşlanıyorum!"

" Hey! Lee Min Ho!"

" Evet!"

" Senden nefret ediyorum aptal adam!"

" Bende seni seviyorum!"

Adımı çıkarabileceği en son sesle haykırdı.

" Jun Yi Seul!"

Ve.atladı.

Min.Ho.salıncaktan.atladı.

Yanıma nefes nefese geldiğinde, " Ben alışkınım, ne zaman kafam dağınık olsa gece yarısı evimin önündeki parka gelir, kimsenin olmadığına emin olarak salıncağa binerdim," dedi, ellerini dizine koyarken.

" Aptal mısın," diye soludum sinirle.

" Ama çok eğlenceliydi," Cevap vermeyip gözümü devirmekle yetindim.

O her zaman ki sinsi gülüşünü takınıp, " Sırada ne var," dedikten sonra göz kırptı.

Ah, hayır.

Başka bir ekşını daha kaldıramazdı bu bünye.



Bu kız fazla tatlıydı.

Tombul yanaklarını mıncırmamak için kendimi ciddi anlamda zor tutuyordum.

Kız, kız diyordum fakat daha bir yaşında duruyordu, Min Ho'nun kucağına kurulmuş, garip garip sesler çıkarıyordu.

Bebeğin annesi ikimizi kastederek, " Sizi çok sevdi galiba," dedi.

Bizden herhangi bir cevap yoktu. Yanlızca Min Ho ile birbirimize bakıp gülmüştük. Min Ho'nun kucağındaki bebeğin yumruk yaptığı elinin arasından parmağımı sokup çıkarıyordum.

" Fazla hevesli duruyor eşiniz,"

Anlamayan gözlerle kadına baktım.

" Biz evli değiliz daha," dediğimde kadın utançla başını eğdi.

" Ah, kusuruma bakmayın ben unutmuşum üzgünüm,"

Gülümseyerek, " Önemli değil," dedim. Kadın magazin gündeminden fazla uzak olmalıydı. Yoksa, onun yaşında bir kadının bizim evli olmadığımızı bilmemesi imkansızdı.

Biraz daha bebeği mıncırdıktan, bebekle sayısız fotoğraf çekindikten sonra nihayet parktan ayrıldık. Parkta ayrılmadık ama, aletlerin olduğu yerden ayrıldık. At çiftliğine giden yolda sessizce ilerlemeye başladık.

Min Ho elimi tuttuğunda gülümseyerek, " Seninde artık ileride torunlarına anlatacağın askerlik anıların oldu," dedim.

Ben bir cevap vereceğini umuyordum ama o vermedi. Kendimi boş konuşmuş gibi hissetmiştim. Kimsenin olmadığı, sadece yol kenarlarında ağaçların olduğu ıssız yolda bir süre daha konuşmadan ilerledik. Birden durdu ve bana döndü. Boşta kalan diğer eliyle de benim boşta kalan elimi tuttu.

" Zehra, bu süreç biraz uzun sürebilir,"

Dediğinden en ufak bir şey anlamamıştım.

" Ne süreci bu,"

" Şirket bazı sorunlar çıkaracak gibi duruyor,"

" Min Ho daha açık konuş lütfen,"

" Evlenmeden evvel reklam yapmamız gerektiğini söyledi. Kendi reklamımızı yapacakmışız,"

" Ne gibi, neden yani anlamadım,"

" Beraber bazı markaların yüzü olacağız, ve beraber program çekip, programlara katılacağız,"

" Cidden mi!" deyip sevinçle el çırptım. " Min Ho gerçekten mi!"

" Evet de, neden bu kadar sevindin ben sevinmezsin sanmıştım,"

" Aptal mısın tabii ki de sevindim!"

" Sırada ne var," deyip önüne döndü.



" Min Ho ya bu koşarsa ne olacak,"

" Zehra aptal mısın at bu heralde koşacak, hem sen hiç mi ata binmedin,"

" Ya aptal mısın tabii ki bindim, bizim at çiftliğimiz vardı," deyip saçlarımı arkaya savurdum. Min Ho gülerek önüne döndü.

" O zaman neden korkuyorsun,"

" Ya bu at elin atı yani güven olmaz hem gâvur bu at güven olmaz,ben güvenemiyorum bu ata,"

" Bir cümlede aynı kelimeleri çok fazla tekrar ediyorsun,"

Dönüp kurduğum cümleyi yeniden düşündüm.

Korece bozuk olunca anca bu kadar oluyordu. Min Ho'nun Türkçeyi eskisi kadar akıcı konuşamıyordu. Bu yüzden, ben Korece konuşuyordum.

" Hazır mısınız," Altımdaki atın yelesini okşayan adama döndüm.

" Bilmiyorum güvenemiyorum," dememe kalmadan Min Ho yanımdan atını hoştlayarak hızla ilerlemeye başladı.

" Min Ho bekle beni!" Tabii ki de duymamıştı. Atın boynundaki urgana tutundum ve urganı sertçe ata vurdum. At başta yavaş bir giriş yaptı fakat sonralardan hızlanlanmaya başladı. Ağzımdan garip sesler çıkararak atı hızlandırdım. At sürmede profesyonel değildim belki ama bir kaç kere çok hızlı gittiğim olmuştu. Atları bilirdim.

Ormanın içine hızlı bir giriş yaptım ve ağzımdan yine garip garip sesler çıkararak atı hızlandırdım.

Ormanda artık son hız ilerliyordum. Ata bir daha vurdum ve at daha da hızlandı. Atın hızı, saçlarımı arkaya savurmaya yetiyordu da artıyordu bile. İçim nedense birden huzurla doldu ve ata bir daha vurup daha da hızlanarak ormanın derinliklerine ilerledim.



" Zehra bu kadar iyi sürdüğünü bilmiyordum," Min Ho'ya dönüp gülümsedim.

"Demiştim sana,"

Min Ho benden önce başlamıştı fakat ben onu yolun yarısında sollamış, başladığımız yere ilk ben gelmiştim.

Bileklerimdeki urganı çözüp atın boyuyla aynı yükseklikte olan ayaklarımı yüksekteki tahta köprüye koydum. Öbür ayağımı da tahtaya koyacaktım ki, ayağıma atın eyerindeki işlemelerin dolanmasıyla ayağımı koyamadım. Biraz uğraştım, ayağımı kurtarmaya çalıştım fakat beceremedim. Bir daha son bir kez deneyim derken, ayağımın kayıp, üzerinde sektiğim tahta köprüden aşağı düşmem bir oldu.

Lanet olsun.

Kolumun üzerine düşmüş bir şekilde inledim.

Min Ho köprüden atlayarak yanıma geldi. Adama bak, ben düşüyorum bu atlıyor.

Tövbe.

" Zehra iyi misin,"

" Min Ho galiba kolumu kırdım."



30. Bölüm Sonu #

1. Zehra ile Min Ho'nun bu randevusu hakkında ne düşünüyorsunuz ?

2. Zehra'nın kolunu kırması hakkında neler düşünüyorsunuz ?

3. Sizce Zehra'nın kolunu kırmasından sonra ne gibi maceralar yaşanacak ? Aklımda çok harika planlar var ^.^

4. Zehra'nın fotoğrafları hakkında ne düşünüyorsunuz hayalinizdeki gibi mi ^,^

5. Birazdan Chan Hyuk ve So Hyun ikilisini de koyacağım, onlar hakkında ne düşünüyorsunuz ^.^

[Resim: 8-3_akmu_parents_2.jpg]

[Resim: Akdong-Musician-GIVE-LOVE-akdong-musicia...19-668.png]

[Resim: tumblr_n4zra4Dmkq1sys5lho2_500.jpg]

[Resim: maxresdefault.jpg]

[Resim: tumblr_n4xhayVHUo1szufyuo1_500.png]

[Resim: maxresdefault.jpg]

[Resim: maxresdefault.jpg]

Son olarak, okuduğunuz için teşekkürler, öpüldünüz :*
 
_______________________________________________________



[Resim: xkqh5w.jpg]
05-13-2015 06:11 PM
Tüm Mesajlarını Bul Alıntı Yaparak Cevapla
« Önceki | Sonraki »
Cevapla 




Konuyu görüntüleyenler:

İletişim | Lee Min Ho Turkey | Minoz Turkey | Yukarıya dön | İçeriğe Dön | Mobil Versiyon | RSS
[1] [2] [3] [4] [5] [6] [7] [8] [9] [10] [11] [12] [13] [14] [15] [16] [17] [18] [19] [20] [21] [22] [23] [24] [25] [26] [27] [28] [29] [30] [31] [32] [33] [34] [35] [36] [37] [38] [39] [40] [41] [42] [43] [44] [45] [46] [47] [48] [49] [50]