Cevapla 
 
Değerlendir:
  • 4 Oy - 5 Yüzde
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
Evimde Bir Yakışıklı Var !
Yazar Mesaj
park ze shi Çevrimdışı
Minoz Fan

Mesajlar: 1,433
Üyelik Tarihi: Jun 2013
Rep Puanı: 191
Mesaj: #22
Evimde Bir Yakışıklı Var !
 
facebook share twittershare
İyi Okumalar..
21.BÖLÜM #
“ Senden nefret ediyorum MinHo.”
“ Ama ben seni seviyorum Zehra.”
Verdiği tepki gülümsememe neden olmuştu. Ben ona ondan nefret ettiğimi söylememe rağmen o bana beni sevdiğini söylüyor. İşte bu adam MinHo. Benim aşık olduğum adam. Başka bir erkeğe bunu söyleseydim eğer alınıp ciddiye alır ve aslında söylemek istediğim şeyi anlamazdı. Ama MinHo benim sevgimi böyle ifade etitiğimi biliyordu.
“ Ben bunu bir evet olarak alıyorum,izin var değil mi ?”
Yüzümde bir gülümseme belirdi. Bu gülümsemenin de altında yatan manayı çoktan kavramıştı MinHo. Dişleriyle alt dudağını kemirdi ve ellerimin içinde duran ellerimi bırakıp elini pantolonunun arka cebine soktu. Bende elimi kafamdaki şeye götürdüm. Minho kafama ne sokmuştu cidden çok merak ediyordum. Evet,tahmin ettiğim gibi bereydi bu. Ellerimi saçlarıma götürüp parmaklarımla tarayarak düzelttim saçlarımı. Bütün bunlar MinHo elini cebine götürüp geri getirene kadar olmuştu. Oda hala karanlıktı. Yani,sayılırdı. Etrafımı görebiliyordum fakat aydıınlık değildi. Gözüm karanlığa alışmıştı sanırım.
MinHo cebinden siyah kadife kaplı bir kutu çıkardı. Kutunun kapağını açtığında içinden 2 tane alyans çıktı. Gözünü alyanslardan alıp bana baktığında bende kafamı kaldırıp ona baktım. Hızlı hızlı nefes alıp veriyordu ve bu yüzden de dudakları aralanmıştı. Nefes almak sağlığımız için önemli arkadaşlar. Eğer nefesinizi uzun süre tutarsanız büyük ihtimal ölürsünüz. Evet,bende öleceğim galiba.
“ Bana aile olacağını söylemiştin.”
Kafamı yavaş bir şekilde yukarı aşağı salladıktan sonra MinHo gülümsedi. Kutudaki alyanslardan birini çıkarttı ve elimi tutup yüzük parmağıma alyansı yerleştirdi. Büyük hayranlıkla alyansa bakarken o kutudaki diğer alyansı çıkarıp avucumun içine yerleştirdi.
“ Bunu ben takmayacağım. Sen takacaksın,sizin oralarda adetler böyle değil miydi ?”
Gülümsemesini bütün yüzünü kaplarken ben,titreyen ellerimle ,MinHo’nun elini tuttum ve alyansı yüzük parmağına geçirdim. Ben yüzüğü parmağına takar takmaz o elimi kavradı ve alyanslarımızı birbirine tokuşturdu ve tok bir ses çıktı. Küçük dilimi yutan ben,ağzım açık bir şekilde MinHo’ya bakıyordum.
“Söz verdin Zehra. Artık kaçışın yok.”
“ Kaçmak isteyen de yok zaten.”
Ancak gülümsemekle yetinebiliyordum çünkü başka bir şey yaparsam ağzımın şekilden şekile gireceğini biliyordum çünkü heyecanlandığımda böyle olurdu genelde. Yok ben sadece gülümseyeyim en iyisi.
Boşta kalan sol elimi kafama tekrardan götürdüm.
“ İyi de bunun amacı ne ?”
Diyerek kafamdaki şapkayı gösterdim.
“ Haa o mu ? Ben ördüm ne oldu beğenmedin mi yoksa ?”
Söylediği cümleden sadece 2 kelimeyi beğenip çıkardım. “Ben ördüm.”
“ Sen mi ? “
Diye saçma bir soru yönelttim. Kendi ağzıyla söyledi ya Zehra çocuk ben ördüm diye.
“ Aslında bende ördüm sayılır. Yani önemli olan niyet değil mi ?”
Gülüyor. MinHo gülüyor. Şu an dünyanın en mutlu insanı ya bendim ya da MinHo. Minho’nun izlemediğim röportajı kamera arkası görüntüleri yoktur heralde. Ve hiçbir video’da bu kadar samimi güldüğünü görmedim. Evet ben çekiliyorum yarıştan MinHo efendi sen kazandın.
“ Ne gerek vardı bereye ?”
“ Kar yağmıyor mu ? Günün anlam ve önemine uygun bir seçim oldu bere.”
“Hah.”
“ Kar oynamak ister misin ?”
Deyip bileğimden tutarak hızlı bir şekilde peşinden çıkardı beni. Askıya astığım trençkotu aceleyle kapıp MinHo’nun arkasından ilerlemeye başladım. Size şöyle açıklayayım. Evin kapısının hemen sol tarafında merdivenler vardı ve merdivenler odama çıkıyordu. Kapının sağ tarafında oturma odası vardı ve oturma odasının sağ tarafında da MinHo’nun odası. Evin kapısının tam karşısında mutfak vardı ve mutfağın sol tarafında da banyo kalıyordu. Yani eğer evin kapısından içeriye girerseniz ev böyle görünüyordu. Küçük bir evdi. Hemen kapının önündeki bölümde bir boşluk vardı. Yani orası arayer gibi bir yerdi. Ev küçüktü. Odalar da öyle. Bu yüzden de fiyatı az da olsa ucuzdu. Hem öğrencisin hem de müstakil evin var diyorsanız onu da açıklayayım. Dedem yani babamın babası -altını çizerim annemin babası değil babamın babası-şirketi var. Bir giyim şirketi. Ve küçük çaplı bir şirket de değil bayaa büyük bir şirket. Türkiyede 10 şehirde şirketimizin bölümleri var. Ve 80 ilde de bayiilerimiz var. Annem de dedemin yanında çalışıyor. Şirketin hissedarlarından birisi. Benimde şirkette %13 kadar hissem var. Tabii ben almadım o şirketi. Dedem verdi bana. Annem de şirketin %30’una sahip. Geri kalanı ise dedemin. Sadece 3 ortağı var bu şirketin. Tuttuğum ev ne kadar lüks olursa olsun dedem o kirayı ödemek zorunda. Çünkü ben o %13 lük hisseyi kullanmıyorum. Yani şirketin kazandığı paradan bana bir pay düşmüyor. O hissemi geçici olarak dedeme bıraktım. Dedem kiramı ödüyor,aylık kredi kartı masraflarımı da ödüyordu. Limitsiz bir kredi kartım,ve aylık belirli bir bütçe de nakit maaşım vardı. Maaş değil de işte siz anladınız onu. Öğrenci olunca. Kredi kartımın limitsiz olduğuna bakmayın,kullanmıyorum. Hani elbet kullanıyorum ama öyle çok para harcayan bir kız değilimdir. Canım sıkıldığında alışverişe çıkar ve 3 parçadan fazla bir şey almam kendime. Bir çıkışımda 3 parça daha. Genelde kredi kartımı ev masraflarına kullanıyorum. Yiyecektir,selesidir sepetidir onlara gidiyor param. Yani sıksanız kredi kartımdan aylık 1000 TL alışveriş yapmıyorumdur. En büyük hayallerimden birisi olan kahve dükkanım için para biriktiriyorum. Biriktirmek istememin nedeni kendi paramla o dükkanı açmak istememdi. Dekorasyonu bile kafamda. Mavi ağırlıklı bir tasarım olacak. Cafe’nin duvarları boydan boya kitaplık olacak ve insanlar hem kahvelerini yudumlayıp hemde kitaplarını okuyabilecekler. Ve Cafenin bir de teras katı olacak. Ha birde bodrum katı. Orası da çocuklar için olacak. Ebeveynler çocuklarını oraya rahatlıkla koyup kendileri üst katta arkadaşlarıyla sohbet edecekler. Çok harika değil mi sizce de ! Ohoo ben konuyu çok dağıtmışım ya hu. Kimsede bana haber vermiyor. Neyse,nerede kalmıştık ? Hah.
MinHo beni sürükleyerek bahçeye çıkardığında elimi eldiven tutuşturdu. Eldivenleri giyerken birden karnıma bir kar topluluğu düştü. Kafamı kaldırdığımda MinHo sırıtarak bana bakıyordu. Çevik bir hareketle eldivenlerimi giyip yere eğildim ve bir kar küresi yapmaya çalışırken kafama bir tane daha kar topu yedim. Ama bu cidden acıtmıştı Min Ho. Avucuma kar kütlesini doldurup MinHo’ya attığımda karlar MinHo’ya ulaşamadan havada dağılıp yere düşerken MinHo kahkahalarla gülüyordu. Bir kar küresi daha yapıp MinHo’ya atmak için üzerine koştum. Ama kar koşmama izin vermediğinden MinHo’nun üzerine yuvarlandım. MinHo bana bakarken ben ise üzerinden kalkmak için ellerimden destek alacakken MinHo beni kendine çekti ve sinsi bir bakış attı.
Bu bakışı biliyorum ben.
Kesin yine bir şeyler yapacak bu çocuk.
Birden vücudum ters döndü ve bu sefer MinHo üzerime çıktı. Ve bir daha ters döndüm. Bu sefer ben MinHo’nun üzerindeydim. Vücudum bir daha ters döndü ve yine aynı sahne. MinHo biraz daha hızlandı ve bahçede yuvarlanmaya başladık. Bunu neden yaptığımızı bilmiyordum ama gayet eğlenceliydi. Durduğumuzda ben MinHo’nun üzerindeydim. Gözlerimi pörtletmiş MinHo’ya bakarken MinHo birden avucuna kar alıp yüzümü kara buladı. Bende yan tarafımdan avucuma kar doldurup MinHo’nun yüzüne buladığımda bu sefer bulamakla kalmamış tişörtünün içine kar atmıştım. MinHo kahkahalarla gülerken ben kendi kendime mırıldanıyordum.
“ Bir daha kar oynayalım Min Ho.”
Ama bir daha kar oynayamadık. Çünkü o günden sonra bir daha kar yağmadı İstanbula. Daha sonra bu şehire yağdı ama bu sefer buralarda o yoktu.

*
Kafeteryaya geldiğimde bir bardak sıcak kahve almak için makineye yöneldim. Yanımda Hicran ve Engin vardı. Ve ben onlara da kahve ısmarlayacaktım. Makineye para atmak için çantamda cüzdanımı ararken aslında cüzdanımın yanımda olmadığını fark ettim. Lanet olsun evde unutmuştum. Hicrana cüzdanımı evde unuttuğumu söylerken Engin hızlı davrandı ve makineye parayı attı. Engine teşekkür ederken telefonumu açıp MinHo’dan cüzdanımı okula getirmesini istedim. Kafeteryada masaların birine oturduğumuzda etrafımıza birden kız topluluğu doluştu. Kızın biri yanımdaki sandalyeyi çekip oturunca ona tehditkar bakışlarımı atmak zorunda kalmıştım çünkü masama izinsiz oturulmasından nefret ederdim ama o,yani Güler her seferinde aynı şeyi yapıyordu. Kendileri pisliğin tekiydi. Okulda çıkmadığı erkek yoktu. Yani vardı da çoğunluğuyla çıkmıştır yani. Kaç erkekle yatıp kalktığını bilmiyorum bile. Yani açıkçası Güler iğrenç bir kızdı ve tüm kampüs onu tanırdı.
“ Bak,burada kimler varmış.”
Diye itici bir şekilde gülümsediğinde ben gülümsemeyip ona dik dik bakmayı tercih etmiştim. Benim bölümümde olanlar beni tanırlardı ve severlerdi. Kendi bölümümden anlaşamadığım tek kişiydi Güler ve herkes onunla anlaşamazdı. Tek derdi erkekleri ayartmaktı. Ve ben böyle insanlardan nefret ederdim. Kendileri beni kıskanırlardı,çünkü sınıfımla iyi anlaşırdım. Sınıfta ortamı ben kurar sohbeti ben ilerletirdim. Ve kimse yanında Güleri istemeyince Güler de ben suçlardı. Geçenlerde bahsettiğim bi çocuk vardı ya hani Yiğit diye. Bana aşıktı falan demiştim. Güler Yiğitten hoşlanıyor. Gerçi hoşlandığını pek sanmıyorum ama onu ayartmaya çalıştığı kesin. Bir de bu yüzden sevmez beni Güler. Neyse,Güler Hicranla konuşmaya çalışırken,bakın buranın da altını çiziyorum konuşmaya çalışıyordu. Çünkü Hicranda hiç pas vermiyordu ona. Çünkü Güler Engini ayartmaya bile kalkmıştı. Size daha yeni demiştim Güler pisliğin tekidir diye. Yine söylüyorum kendileri pisliğin tekidirler efenim. O sırada birden Anıl geçip Gülerin yanına oturdu. Anıl kolunu Gülerin omzuna atarken Güler Anıla sırnaştı. İğrençler gerçekten. Anıldan da beklenildiği bir davranış bu. Güler Anılın dudaklarına yapıştığında bakışlarımı hemen onlardan kaçırıp Hicranı incelemeye başladım.
Güzel kızdı.
Gözleri yeşildi.
Ah,saçını mı boyatmıştı Hicran ?
Daha fazla dayanamayıp “Midemi bulandırıyorsunuz.” Diye ağzımın içinden mırıldandım. Ama tabii bunu duymuşlardı. Güler böyleydi her fırsatta sevgililerini öperdi ve kimse de sesini çıkaramazdı.
Güler dönüp bana baktığında o benim aksime sesli bir şekilde konuştu.
“ Neden hamile misin ?”
Dediğinde nefesimi sert bir şekilde dışarıya verdim.
“ Ne saçmalıyorsun Güler !”
Diye bağırdığımda bütün kafeterya dönüp bana baktı. Güler bu durumdan hoşlanmış olmalı ki iğrenç bir şekilde sırıttı.
“ Sevgilin ile aynı evde yaşadığını duydum Zehra. Sen neymişsin be kızım.”
Ellerini omuzlarıma götürdüğünde sert bir şekilde elini ittim.
“ En azından senin gibi sevgilimin yatağına girmiyorum. En azından,senin gibi bir sürtük değilim Güler.”
Dediğimde Güler ağzını açıp bana hayretler içerisinde baktı. Gözlerinde yine o iğrenç bakışı vardı.
“ İnkar etmiyorsunuz yani Zehra Hanım.”
“Belli ki siz de sürtük oluğunuzu inkar etmiyorsunuz Güler Hanım.”
‘Hanım’ kelimesini bastırarak söylemiştim.
“ Nasıl bir duyguymuş sürtük olmak Zehra Hanım ? Hoşuna gitti mi ? Emin ol zevkli bir şey. ‘Sürtük olmak.’ “
“ Nasıl bir duygu olduğunu en iyi siz bilirsiniz. Hiç tatmadığım için.”
Sandalyemden kalkıp gitmeye kalkışacakken Anılın sesi olduğum yere çivilenmeme neden olmuştu.
“ Yakında bir bebek geliyor galiba Zehra. Sevgilin şimdiye çoktan seni halletmiştir.”
11 kelime. 2 tane de nokta. 2 tane de tırnak işareti. Duygularımı bu kadar parça parça edeceğini tahmin edememiştim galiba. Yüzümü Anıla dönüp,
“ Elimi tutarken bile kalp atışları hızlanan bir adamdan böyle bir şey beklemek,aptalca Anıl. Her erkek senin gibi belden aşağısının peşinde değil Anıl.”
“ Yakında görüşürüz Zehra.”
Dediğinde gitmek için tekrar adım atmıştım ki Anıl yeniden devam etti.
“Daha lafımı bitirmedim Zehra.”
Ayağa kalkıp sesli bir şekilde bağırmaya başladı. Söylediği her kelimeyi vurgulayarak ve gözlerimin içine bakarak söylüyordu.
“Artık . Sende . Bir . Sürtüksün.”
Dediğinde masamda duran sıcak kahve bardağını alıp Anılın yüzüne fırlattım. Yüzü baştan aşağı kahve olurken etraftaki insanlardan uğuldama sesleri yükseliyordu. Engin’in elindeki bardağı da alıp bu kahve bardağın da Gülerin başından aşağı boşalttım. Güler çığlık atarken Anıl ise kafasını öne eğmiş,kafasından kahve damlıyordu.
“ Boş insanlar ve boş lafları,aldırmamak lazım elbet ama bu kadar da boş olunmaz ki. Değil mi Anıl ?!”
Anıldan cevap yoktu.
“Bende öyle tahmin etmiştim zaten Anıl.”
Dedikten sonra hızlı adımlarla kafeteryadan ayrıldım. Büyük bir sinirle ayağımı yere vura vura giderken boş bir sınıf bulup içeriye girdim. Sınıfa girdiğimde adımlarımı yavaş atmaya başladım. Arkalardan bir yerlerden gözüme bir sıra kestirip oraya gitmek için merdivenlerden çıkarken gayet de yavaştım. Yorgundum,yorulmuştum. Ve bana sürtük denilmişti. Ben sürtük değildim. Daha bilmiyorlardı ki Min Ho'nun bana dokunmaya korktuğunu..Sıraya geldiğimde oturup kafamı sıraya koydum ve sol tarafıma döndüm. Gözlerimi kapattım.
Gözlerimi açtığımda kafasını sıraya koymuş bana bakan MinHo ile karşılaştım. Onu görür görmez gözlerimden yaşlar dökülmeye başladı. Burada ne işi vardı ? Doğru ya,cüzdanımı getirmesi için ben çağırmıştım onu. İyi ki gelmişti. İyi ki yanımdaydı. İyi ki,vardı. Sağ elini sıranın üzerine koyduğunda bende sol elimi sıranın üzerine koydum. Elini elimin üzerine koyduğunda yeniden yüzüklerimi birbirine tokuşturdu ve yine o tok ses yankılandı boş sınıfta.
*
Eve geldiğimizde odama çıkmış,bir süre dinlendikten sonra aşağıya inmiştim. Mutfağa gidip 2 kahve yaptıktan sonra MinHo’nun yanına gitmeyi planlıyordum. İçeride,televizyon izliyordu. Kahve fincanlarını alıp oturma odasına girdiğimde koltukta oturan MinHo elini uzattı. Kahveyi eline koyduktan sonra bende yanına oturmak için yanından geçmiştim ki birden bir gürültü koptu. Bu bir bardağın kırılma sesiydi. Ne kadar aslında pek yüksek sesle kırılmasa da bu ses beynimde defalarca yankılanmıştı. Küçük çaplı bir çığlık attıktan sonra arkamı döndüm.
Arkamı döndüğümde demin koltukta oturan MinHo,orada değildi. MinHo yoktu. Daha yeni buradaydı 2 saniye içerisinde ışınlanmış olamazdı değil mi ?
Min Ho yoktu.
Yerdeki cam kırıklarını umursamadım cam kırıklarının üzerinden geçerek odadan çıktım. MinHo’nun odasına girdiğimde orada yoktu.
Yoktu.
Yoktu.
“ MinHo !”
Diye çığlık attığımda hala ses yoktu.
Ses yoktu.
MinHo yoktu.
Oturma odasına tekrar girdiğimde koltuğun yanına uzanmış yatan MinHo’yu gördüm.
Buradaydı.
Buradaydı.
Koşarak yanına gittiğimde baygın olduğunu fark ettim. Gözleri kapalıydı. Yanına çömelip MinHo’nun kafasını dizime koyduğumda ona seslenmeye çalışıyordum. Ama o beni duymuyordu. Ve birden dizimdeki kafası ve vücudu yok olmaya başladı. Vücudu solarken ben tepkisizdim. Ne çığlık atabiliyor,ne de ağlayabiliyordum. Hissettiğim tek duygu,korkuydu.
Korkuyordum,beni bırakıp gitmesinden.
Korkuyordum,yanımda olmamasından.
Vücudu belirginleşmiyordu hala. Ve Minho’nun gözleri kapalıydı. Ölmeyi diledim. Ölmeyi dileyip gözlerimi yumdum. Böyle gidemezdi. Böyle bitemezdi. Buna izin veremezdim. Daha onunla yapmak istediğim çok şey vardı. Daha onunla randevuya bile çıkmamıştık,insanların gözü önünde el ele gezememiştik. Daha ona onu ne kadar çok sevdiğimi bile söyleyememiştim.Sonumuz böyle olmamalıydı. Ben,kaybetmekten çok korkarım. Hele de MinHo’yu kaybetmekten..
Gözlerimi geri açtığımda MinHo dizimin üzerinde yatıyordu. Vücudu biraz önceki gibi solgun belirsiz değildi. Ama hala gözleri kapalıydı. Korkmaya başlamıştım. Gözlerimden yaşlar yavaş yavaş akmaya başladığında hıçkırdım. Kendimi kaybedip deli gibi hıçkırmaya başladığımda Bir el belime dolandı. Kafamı öne eğip baktığımda MinHo kafasını karnıma gömmüş,ellerini de belime dolamıştı. Ellerimi yüzüne götürüp yanağına dokunduğumda,
“ Çok acıyor.”
Diye ağzının içinde mırıldandı. Yüzüne baktığımda,kaşlarını çatmış,anlı ter içerisinde kalmıştı. Ağzından bir inleme çıkınca ellerimi saçlarına götürüp saçlarını okşadım.
Buradaydı işte.
Gitmemişti.
Beni bırakmamıştı.
*
Yatağına zar zor yatırdığımda ateşler içerisinde kıvranıyordu. Üzerindeki ceketi çıkarıp,sandalyenin üzerine attım. Tişörtünün ucunu kavradığımda korkusuzca tişörtünü sıyırıp üzerinden çıkardım. Üzerindeki yorganı da büyük bir hızla çekip yere attığımda yatakta kıvranmaya başladı.
“Çok soğuk.Üşüyorum.”
Onun inlemelerini umursamadan mutafağa gidip kahveden kalan sıcak suyu bir seleye boşalttım ve birkaç havlu kapıp havluları sıcak suya daldırdım. Elimde seleyle odasına girdiğimde hala aynı poziyondaydı. Yatağın içerisinde cenin pozisyonunu almış kıvranıyordu. Yanına gelip selenin içindeki havluyu sıkıp anlına koydum. Bir havlu daha sıkıp,kollarını yukarıya kaldırdım ve koltuk altlarına sıcak havlulardan yerleştirdim. Bir havlu daha sıkıp göğsüne koyduğumda inlemeye başladı.
“Acıyor..”
Ellerini tutup,mırıldandım.
“Geçecek Min Ho.”
10 dakika geçti.
Ve ben hala Min Ho’yu izliyordum.
Konuşmuyordu.
İnlemiyordu.
Korkutuyordu beni.
Minho hasta olmamıştı daha önce,ama bu hastalıktan farklı gibiydi.
Vücudunun yok olup,yeniden belirmesi,
Habercisiydi.
Gidecekti.
Gideceğinin habercisiydi.
Elini sıktığımda inlemeyle karışık mırıldandı.
“ Lütfen,sarıl bana. Çok soğuk.” Dediğinde hemen ellerini bırakıp anlındaki,koltuk altlarındaki ve göğsündeki havluyu çektim. Yere attığım yorganı büyük bir hızla kapıp MinHo’nun üzerinden atlayarak yatağın sol tarafına geçtim. Üzerime yorganı çektiğimde yüzünü bana doğru döndü. Vücudu adeta titriyordu.Kafasını boynuma gömdüğünde vücudunu kendime biraz daha yaklaştırdım ve çenemi kafasına koydum.
“Geçecek Min Ho.”
*
3 gün oldu. MinHo’nun hastalanışından 3 gün geçti ama o hala iyileşmemişti. Doktora götürmek çok istiyordum fakat kimliği yoktu MinHonun. Hiçbir şekilde götüremezdim onu. Hiçbir yolu yoktu.
4 gün daha geçti. Ve Min Ho artık iyileşmişti. Tam anlamıyla olmasa da iyiydi yine de. Her gece yanında uyuyarak onu biraz da olsun rahatlatmaya çalışıyordum. Sıcak çorbalar yapıp içiriyordum. Minho hiç konuşmuyordu,birkaç kelime ediyordu fakat o da isteklerinden başka bir şey değildi. 1 hafta fazla uzun bir süreydi. Ben ateşlendiğimde ertesi güne iyileşmiştim ama MinHo 1 hafta atlatamamıştı. Üstelik her gece titriyordu. Beni korkutmaktan başka bir şey de yaptığı yoktu.
*
Almam gereken bazı kitaplar olduğundan her zaman gittiğim kitapçıya gidecektim. Otobüs durağında beklerken otobüs geldi ve bindim. Bindiğimde kendime en arkalardan bir koltuk beğenip oraya geçip oturdum. Kafamı cama yaslayıp kulağıma kulaklıklarımı taktım. CN Blue eşliğinde yolculuk yaparken ne kadar yorgun olduğumu farkettim.Gözlerimi yumdum. MinHo’nun hastalandığı 1 hafta boyunca ona bakmaktan başka bir şey yapmamış,günümü onunla geçirmiştim ve bu beni hayli yormuştu. Ayriyeten kalbimi,beynimi bazı duygular bürümüştü.
Kaybetme korkusu.
*
Gözlerimi açtığımda nerede olduğumu seçmeye çalışıyordum. Etrafıma baktığımda inmem gereken durağı çoktan geçmiş olduğumu farkettim. Olamazdı,otobüste uyuyup kalmış olamazdım değil mi ? Hemen oturduğum yerden kalkıp otobüsün kapısına yöneldim. İnmek için düğmeye art arda basıyordum. Ayakta durmakta güçlük çekiyor,başım dönüyordu. Ne kadar ısrarlı düğmeye bassamda şöför durmuyordu. Dayanamayıp şoföre bağırdım.
“ Durdur artık şu otobüsü !”
Otobüste sadece 6-7 kişi vardı ve onların hepsi de bana bakmıştı. Vücudumu büyük bir korku bürürken otobüs durdu ve ben büyük bir hızla otobüsten indim. Çevreme bakındığımda etrafta bir kaç ev ve boş bir arazi vardı. Nereye koştuğumu bilmeden araziye doğru koşmaya başladım. En sonunda vücudumdaki yorgunluğa yenik düşüp yere düştüm. Yerden kalkmadan elimi telefonuma götürüp rehbere girdim ve “ Sevde Abla” yı tuşlayıp aradım. Ellerim zangır zangır titrerken etrafımı inceliyordum. Telefonun açılmasını beklerken bir an ağlamaya başladım. Ve karşı taraf telefonumu cevapladı.
- Alo ?
- Alo Sevde Abla. Benim Zehra..
- Ah,Zehra hayırdır canım ?
Titreyen sesimle birkaç kelime çıkarabilmiştim ağzımdan.
- Sevde abla. Çok kötü bir şey oldu. Otobüste uyuyakalmışım.
- Ne !
Diye bağırdığında artık kendimi durduramıyor iyice titremeye başlamıştım.
- Abla korkuyorum.
- Zehra sakin ol ve sorularıma cevap ver.
- T..amam.
- Haplarını kullanmayı ne zaman bıraktın ?
- 2011 Şubatında.
- Peki haplarını bıraktıktan sonra böyle şeyler hiç olmuş muydu ?
- Hayır,ilk.
- Peki. Yeni birileri girdi mi hayatına hiç ?
- Ev..evet.
- Onu kaybetmekten korkuyorsun değil mi ? Baban gibi..seni terk edeceğinden bırakıp gideceğinden korkuyorsun..
- Hemde çok korkuyorum.
- Yarın geliyorsun yanıma ve haplarına yeniden başlıyorsun Zehra. Tedavine baştan başlayacağız. Yarıda bırakmak hataydı zaten.
- Abla..korkuyorum.
- Korkmana gerek yok Zehra. İyileşeceksin merak etme. Geçecek.
*
Bir taksi çağırıp eve gelesiye kadar titrememi durduramamıştım. O bataklığa yeniden giremezdim. Buna izin veremezdim. Bir daha o düşüncelere sahip olmak istemiyordum. Yeniden intihara başvuramazdım.
*
Eve geldiğimde hızlıca yukarıya çıktım. MinHo arkamdan geliyor,bana sesleniyor ve ben hiçbir tepki vermiyordum. Sadece,titriyordum. Merdivenlerden çıkıp odama girince dolabımın kapısını açtım. Elbiselerimin arasından siyah renkli büyük bir kutuyu çıkardım. Merdivenlerden aşağıya hızlıca inerken Min Ho bana sesleniyor,arkamdan geliyor ama ben hala hiçbir tepki vermiyordum. Mutfağa girip çekmeceleri kurcaladım ve bulduğum ilk kibrit kutusunu alıp hızla mutfaktan çıktım. Evin kapısını açıp bahçeye çıktığımda bahçede duran tenekeden çöp kutusunu gözüme kestirdim. Çöp tenekesinin yanına gittiğimde Minho hala bana sesleniyordu. Ben sadece işime odaklanmıştım. Siyah renkli kutunun kapağını açıp içerisindeki takım elbiseyi çıkarıp çöp kovasının içine atmamla MinHo’nun bana bağırması bir oldu.
“ Zehra ! Ne yapıyorsun ?!”
“Üşüteceksin gir içeriye.”
“Takım elbisemi neden çöpe attın !”
Ona hiçbir cevap vermeden cebime koyduğum kibriti çıkardım ve kibriti yakıp çöp tenekesinin içine attım. Bir kibrit daha yakıp attım yine çöp kutusuna. Çöp kutusunun içindeki takım elbise yanmaya başladığında ayağa kalktım.
“ Zehra ne yaptığını sanıyorsun !”
MinHo bağırdığında vücudumun hala titremesine karşı çıkamıyordum. Kızarmış olduğuna emin olduğum gözlerle MinHo’ya baktım. Gözlerine bakmamla gözümden yaşların akması bir oldu. Çöp kutusundan alev yükselince daha da hıçkırdım ve yere çöktüm. Yere çökünce daha da hçkırmaya başladım. Bir süre hıçkırmaya devam edip yanan ateşin çıkardığı sesleri dinledim. Min Ho hiçbir tepki vermiyordu. Ama bana baktığına emindim. Bir daha hıçkırdığımda ağzımdan istemsiz kelimeler döküldü.
“ Seni kaybetmekten çok korkuyorum MinHo. Yalvarırım,beni bırakma. Sana ne kadar senden nefret ettiğimi,seni istemediğimi söylesemde yalvarırım beni bırakıp gitme. Seni kaybetmekten öyle korkuyorum ki..”
21. BÖLÜM SONU ! ^^
OKUDUĞUNUZ İÇİN TEŞEKKÜRLER ! ^^
Halet-i ruhiyemi tam olarak anlatan bir bolum olmus sjsjsjs Ep Fazla sıkıcıydi..
FİNALE SON 3 BÖLÜM KALDI NASIL HİSSEDİYORSUNUZ Ag FİNAL HAKKINDA TAHMİNLERİNİZ VAR MI Ag Bir yorumu çok görmeyin derim ve giderim Ag


|Eğer zamanı geri almak isteseydin hangi güne dönmek isterdin diye bir soru duyduğunda radyoda.. genç kız kendi kendine fısıldadı "14 Şubat 2015. Geri dönmeyi istediğim günlerden sadece birisi." Ve bakışlarını tekrardan pencereden dışarıya çevirdi.Şu sıralar sık sık dalar olmuştu. Bahçedeki parkta oyun oynayan çocukları izlemek ona bir hobi olmuştu artık.. Ve kapı tıklatıldı. O geldi sandı hemen ayaklandı kalktı yatağından kapının karşısına dikildi. Eğer o gelseydi hemen boynuna atlardı ve onu ne kadar özlediğini söylerdi ona. Ve hiç bir zaman söyleyemediği kelimeleri fısıldardı kulağına "Senden asla nefret etmedim.Seni seviyorum Min Ho."|
 
_______________________________________________________



[Resim: xkqh5w.jpg]
(Bu Mesaj 02-11-2015 11:52 PM değiştirilmiştir. Değiştiren : park ze shi.)
02-11-2015 07:30 PM
Tüm Mesajlarını Bul Alıntı Yaparak Cevapla
park ze shi Çevrimdışı
Minoz Fan

Mesajlar: 1,433
Üyelik Tarihi: Jun 2013
Rep Puanı: 191
Mesaj: #23
RE: Evimde Bir Yakışıklı Var !
 
Bölümü okumaya başlamadan evvel sizden bir ricam olacak. Lütfen,sonuna kadar yavaş yavaş canlandırarak hissederek okuyun. Bu bölüm benim için çok önemli malum finale son 2 bölüm kaldı. Ve aylardır yazmak için can attığım sahneleri yazdım. Bu yüzden fazla heyecanlıyım. Okuduktan sonra bir yorum da yazmayı unutmazsanız çok mutlu olurum. Uzun bir yorum beklemiyorum,sadece teşekkür bile etseniz ben mutluluktan havalara uçarım. Bunu da buraya belirtip gidiyorum ve ilk baştaki uyarımı yineliyorum..Neyse,
İyi Okumalar…
22.BÖLÜM #
“ Daha sana söyleyemediğim çok söz var. Daha yapacağımız çok şey var. Beraber yemeğe çıkacağız,pikniğe gideceğiz,el ele yürüyeceğiz,yağmurda ıslanacağız. Daha değil Min Ho. Biraz daha durman gerekiyor burada. Sana biraz daha sarılmam gerekiyor. Kollarında biraz daha uyumam lazım. Yalvarırım,seni özlememe izin verme.”
Ayağa kalktığımda kızarmış gözlerle bana bakıyordu. Ağlamıyordu ama gözleri kızarmıştı. Ona bir adım atıp ellerimi yüzüne koydum.
“ Gözlerin,dudakların,alnın,burnun..hiç bir şeyini unutmayacağım. Fakat,sen beni unutacaksın Min Ho. Yüzüm sana tanıdık gelmeyecek. Senin için ben bir kimse olacağım. Varlığımdan haberin olmayacak. Belki de başka birini bulup devam edeceksin hayatına. Ama ben,senden sonra öleceğim. Her gün ölüm gibi geçecek. Eğer sen olmadan yaşarsam,ölürüm Min Ho. Bunu görebilir misin ? Ölürüm diyorum. Eğer yaşarsam,ölürüm.”
Ellerimi yüzünden çektiğimde yavaş yavaş yeniden yere çökmeye başladım. Yere çömeldiğimde ellerimle Min Ho’nun ellerini tuttum. Doğruyu söylüyordum. Eğer onsuz yaşarsam, ölürdüm. Ama o bunu göremeyecek kadar aptaldı. Boğazımda düğümlenen kelimeler göz yaşı olarak gözlerimden tekrar inmeye başladığında Min Ho sonunda bir tepki verdi.
“ Gitmeyeceğim. Anlıyor musun ? Buradayım diyorum sana. Aptal mısın ? Buradayım,gitmeyeceğim tamam mı ?”
Yükselttiği sesi hıçkırıklarıma tuz biber olmuştu. Daha fazla hıçkırmaya başladığımda başıma feci bir ağrı saplandı. Sadece,uyumak istiyordum. Yorgunluğumu gidermek istiyordum. Çok yorgundum. Uyumam lazımdı. Uzun bir uyku çekmem lazımdı. Min Ho’nun kollarında kendimi huzurlu bir uykuya bırakmaya ihtiyacım vardı. Onun rahatlatıcı nefesine,kelimelerine ihtiyacım vardı. Uykum var,uyumak istiyorum.
*
Gözlerimi açtığımda aniden burnuma o iğrenç hastane kokusu doldu. Hastanelerden nefret ederdim. 2 yılımı hastanede heba etmiş biri olarak böyle düşünmem gayet normaldi. Bakışlarımı sol tarafıma çevirdiğimde hemen yanı başımda uyuyan Min Ho’ya rastladım. Kafasını yatağımın ucuna koymuş yüzü bana dönük şekilde uyuyordu. Elimi ona dokunmak için oynatmaya çalıştığımda elimin üzerine kafasını koymuş olduğunu farkettim. Onu uyandırmamaya özen göstererek yüzümü ona yaklaştırdım. Yastığımı da kafamın altına yerleştirdiğimde onu izlemek için harika bir zamanlamada bulunduğumu farkettim. Uyuyordu,masumdu,yorgundu. En az benim kadar yorulmuştu vücudu. Ellerimi saçlarına daldırdığımda ufak bir şekilde kıpırdadı yerinde. Ağzını şapurdatarak tekrar daldı uykuya. En sevdiğim hali buydu Min Ho’nun. Saçları dağınık,yüzünde uykulu ifade. Dudaklarımı yüzüne yaklaştırıp gözlerine ufak bir buse kondurduktan sonra geri çekildim. Min Ho’nun yüzüne boş boş gülümserken o,gözlerini açtı. İlk başta ifadesi endişeli olsa da sonralardan yumuşadı ve hafiften gülümsedi.
“ Günaydın Min Ho efendi.”
Sırıtışım bütün yüzümü kaplarken Min Ho kafasını oynattı.
“ Gününüz aydın olsun Zehra Hanım.”
Sırıtışı bütün yüzünü kaplarken boynum tutulmak üzere olduğundan yerimde doğrulup yastığımı düzelterek eski pozisyonuma geçtim.
“ İyi misin Zehra ?”
Başımla onayladıktan sonra ona bir soru yönelttim.
“ Neden buradayız ?”
Güzel soru. Acaba insanlar hastaneye neden geliyorlar ? Tabii ki de karaoke yapmak için !
“ Tansiyonun düşmüş. Fenalaşınca hastaneye geldik.”
Geldik ? Kiminle ?!
“ Abdulrezzak Amca getirdi buraya refakatçi diye de o imza attı. Malum Min Ho efendinin kimliği yok.”
“Tamam.”
Kafasını yatağımdan kaldırıp sandalyesinde doğruldu.
“ Min Ho..”
“Mmm ?”
Ağzının içinde mırıldandı.
“ Sarılır mısın bana ?”
Dediğimde kafasını kaldırıp gözlerimin içine baktı.
“ Neden ?”
“Sadece,sarıl.”
Oturduğu sandalyeden ayağa kalkıp bana yaklaştığında sarılması için yatakta oturur vaziyete geçtim. Ama o tam zıttı bedenimi yatağın başlığı ile kendisi arasına sıkıştırınca kafamı öne eğdim.
“ Sarıl demiştim ama.”
Mırıldandığımda ellerini yatağın başlığına koyarak beni daha da çok sıkıştırdı arada. Yüzünü sağa yaslayıp mırıldandı.
“ Kay.”
Dediğinde ilk başta ne dediğini kavrayamamış mal mal suratına bakmıştım ama sonunda kavrayıp yatakta sağ tarafa kaymıştım. Üzerimdeki çarşafı kaldırıp yanıma yattığında ne yapmaya çalıştığına mana verememiştim. Üzerine çarşafı çekip sağ kolunu başının altına koyduğunda bana döndü. Hala anlayamadım valla.
“ Sarıl dememiş miydin ?”
“ Min Ho yalnız şu an hastanedeyiz bilmem farkında mısın ?”
“Gayet farkındayım.”
Dediğinde kolumdan tutup beni kendine çekti ve kollarını sırtıma dolayıp kafamı göğsüne gömdü. Sağ kolumu sırtına dolarken gözlerimi yumdum.
“ Bana bir takım elbise borçlusun Zehra. Hayır anlamıyorum ki neden yaktın takım elbisemi ? O kim bilir kaç paraydı ? Satardık hiç değilse. Yakman mı gerekiyordu ?”
Alayla konuştuğunda hiç tepki vermedim.
“ Zehra ?”
“Mmm ?”
“Cevap versene. Bana bir takım elbise borçlusun diyorum. Hem de en pahalı olanından.”
“ Uyu Min Ho. Söz alacağım. Ama önce uyuyalım. Çok yorgunum.”
Sadece,anın keyfini çıkarmak istiyordum. Başka hiçbir şey düşünmemek en iyisiydi. Evet ,Zehra düşünme. Böylesi daha iyi. O şu an yanında ve sen kollarında uyuyacaksın. Şu an sen gayet de mutlusun.
*
Sokağı aydınlatan yanlızca sokak lambalarıydı. Duvarların üzerinde yürüyen kediler,kaldırım kenarlarına sıra sıra parkedilmiş arabalardan başka bir şey yoktu cadde de. Uzaklardan gelen köpek havlamaları beni ürkütmüyorda değildi. Ama uzaklardan geliyordu. Olsun bu da bir şeydi. Ayağımdaki hafif topuklu ayakkabının çıkardığı ses boş cadde de yankılanırken Min Ho adımlarını durdurup bana döndüğünde bende durup ona döndüm.
“ Ne oldu neden durdun ?”
“İyi şeyler hissetmiyorum Zehra.”
“Ne gibi ?”
“Bilmiyorum. Sadece iyi hisler değil.”
“Boşver geçer.”
Deyip yoluma devam ettiğinde bileğimden tutup beni durdurdu.
“ Gitmeyelim. Bu cadde iyi yerlere çıkmayacak.” Alayla gülümsedim.
“ Eve çıkıyor Min Ho bu cadde.”
“ Yol yakınken geri dönelim bak.”
“ Eğer bir şey olursa ben seni korurum.” Deyip yumruklarımı sıkıp boşluğa sallamaya başladığımda Min Ho kahkahalarla gülmeye başladı. Komik mi ? Ay tamam bir şehir avcısının yanında seni korurum demek komikti ama ne yapayım ? Min Ho yumruklarımı havada tutup yumruk yaptğım sağ elimi açıp yaklaştı vücuduma. Onun vücudunu bana yaklaştırması benim belimi kırmama neden olmuştu. Yüzünü yavaş yavaş eğdiğinde belimi daha da çok eğdim. Ellerinde olan bileğimi tekrar kavrayıp bileğimden tutup beni kendine çekerek belimin normal halini almasını sağlamıştı. Elini, bileklerinin arasındaki elimin üzerine koyup parmaklarını parmaklarımın arasında geçirip sıkıca kenetledi. Ellerimi aşağıya indirdiğinde geçen de yaptığı gibi ellerimizi yukarı aşağı sallamaya başladığında birden olduğu yerde durdu.
“ Ben sana demiştim.”
Dediğinde bakışlarımı ellerimizden ayırıp karşıdan bize doğru böğürerek gelen bir kıza sabitledim. Kızı görür görmez ben çoktan çığlığı basmıştım.
“ Sakin ol ve arkana bakmadan kaç !”
Dediğinde hemen geldiğimiz yönün tersine koşmaya başladık. Fazla hızlı koşuyordu Min Ho. HA HA HA. Seninki de laf mı Zehra adam Şehir Avcısı !
Bir yandan çığlık atıyor bir yandan da koşuyordum. Ve o kız hala arkamızdan böğürerek koşuyordu. Cidden. Nasıl tanıyabilmişti Min Ho’yu ! Hemde o karanlıkta ! Ama o kız eğer minozsa tabii mümkün. Gerizekalı.
Topuklunun verdiği en fazla kuvvetle ayaklarımı totoma vura vura koşarken Min Ho durdu ve sağ tarafımızdaki caddeye giriş yaptı. Boş ve karanlık cadde de biraz daha koştuktan sonra birden durdu ve sağına soluna bakınmaya başladı. Ani hareketle yönünü sol tarafa çevirince ne kadar yorulduğumu farkettim. Beni bir apartmanın giriş merdivenlerinin olduğu köşeye çekip sırtımı duvara yasladı ve önüme geçti. Hızlı hızlı nefes alıp verirken birden kahkaha atıp bağırmaya başladım.
“ Çok eğlenceliydi !”
Eliyle ağzımı kapatıp işaret parmağıyla ‘Şişşt !’ yapınca kahkahalarımı içime attım. Eve gidince kesinlikle buna gülecektim.
Hala ağzımda olan eline sinsi sinsi bakıyordu. Konuşmaya çalıştığımda elini ağzıma daha da sıkı kapadı ve kelimelerim boğazımda tıkandı. Yüzünü yüzüme yaklaştırdığında gözlerimi pörtletmiş ona bakıyordum. Elimle de müdahale edemiyordum ki tek eliyle 2 elimi de tutuyordu. Bunu nasıl beceriyordu bilmiyorum ama çok havalı oluyordu. Yüzünü daha da çok yaklaştırdığında elini ağzımdan çekti. Hızlı hızlı nefes alıp verirken o yüzüme daha da çok yaklaştı. Yüzünü yana yatırdığında,devamını nasıl anlatacağımı bilemiciğim. Hayır ya ilk öpücüğümün böyle sapıkça olmasına izin veremem. Eliyle çevik bir hareketle elimi kapıp elimi omzuna koyduğunda herhangi bir tepki vermedim. Hayır,verdim. Tırnaklarımı omzuna geçirdim. Tahmin edin ne oldu ? Min Ho hiç tepki vermedi. MinHo’nun şehir avcısı olduğunu hatırlatmama gerek yok galiba. Yüzünü biraz daha yaklaştırdığında burnu burnumu değiyordu. Hayır Min Ho yani bunu neden yapıyorsun anlamıyorum. Mal mısın evladım ? Cinayetten suçlanıp hapislerde çürümek ister misin ? Bak sakin ol ve oturup konuşalım. Ha ne dersin ? Anlını anlıma dayadığında kaçışımın olmadığını çoktan anlamıştım bile. Kasıklarına tekme atsam acaba işe yarar mı ? Ya da kolunu tutup ters çevirsem acaba bu sefer işe yarar mı ? Acil fikir bulun bana oğlum. Ölmek için daha çok gencim. Andeyo !
“ Ölmek için daha çok gencim.”
Diye fısıldadığımda 32 diş gülümsedi. Ölmek için daha çok gencim diyorum bu çocuk ne yapıyor te Allahım.
“Bende katil olmak için henüz çok gencim.”
Ay şeker çocuk. Gülümsemem tüm yüzüme yayılırken bütün o neşemi yüzüme patlayan flaş bozmuştu. Yüzümü sağa döndüğümde demin arkamızdan böğürerek gelen kız caddenin ortasında elinde telefonla bize bakıyordu. Bu zamana kadar farkedilmememiz bile bir başarı sayılırdı aslında. Evet,şimdi yakalandık. Ee ne olacak ? Uzun boylu siyah saçlı kız telefonu elinden düşürdüğünde bakışlarımı Min Ho’ya çevirdim. O benim aksime kıza bakmıyordu,bana bakıyordu. Kıza geri döndüğümde kız 1 adım geriledi.
“ Sizi yakaladım sonunda.”
Kız söylendiğinde bakışlarımı Min Ho’ya çevirdim.
“ Demek tatilde bunları yapıyordun Min Ho.”
Kız tekrar konuştuğunda alt dudağımı dişledim. Kız yerden düşürdüğü telefonu geri aldı ve ağzının içinde mırıldandı.
“Bunları internete koyacağım.”
Hemen Min Ho’nun ellerinden kurtuldum ve kıza doğru giderken Min Ho elimi tekrar kaptı ve geldiğimiz yöne doğru ilerlemeye başladık. Kızı arkamızda bırakıp yürümeye devam ederken ben Min Ho’nun elinden kurtulmaya çalışıyordum ama Min Ho elimi daha çok sıkıyordu ve izin vermiyordu.
Yakalanmıştık ! Yakalandık ! Şimdi ne olacak Allah aşkına !

*
Ah,ne yorucu bir gün. Maalesef tavan tamir oldu gençler. Evet bende sizin gibi üzgünüm. Ay kız dur ağlama. Benide ağlatacan. İçimde büyük bir enerjiyle merdivenlerden aşağı inerken saçımı taradığım tarağı ağzıma yaklaştırıp şarkı mırıldanmaya başladım.

Hem şarkı söylüyor hem de küçük hareketlerle dans ediyordum. Bu gerçekten eğlenceli ! Merdivenlerden inip oturma odasına girdiğimde elinde çayla televizyon izleyen 1 adet Lee Min Ho ile karşılaştım. Aklıma harika eğlenceli mükemmelito bir fikir gelince her zaman attığım o sinsi bakışı atıp Min Ho’nun izlediği televizyonun önüne geçip şarkı söylemeye ve dans etmeye devam ettim.

Min Ho bir sağa bir sola kayıyor televizyonu izlemeye çalışıyordu ama ben tabii izin vermiyordum. Pua çok zevkli. Koltuğun üzerinde duran yastık benim kafama atılmak için havalandığında hemen sağa kaydım ve yastık bu sefer televizyona düştü. Evet. Min Ho bana sık sık yastık atar. Hemde kafama ! O kadar da odunuzdur ablası.
“ Min Ho kalk dans edeceğiz.” Dediğimde gözlerini devirdi ve arkasını dönüp yattı. Ha ha ha ha. Min Ho vazgeçtim sen bir bad boysun evladım. Good boy falan değilsin. Ya da öküz boysun. Bilmiyorum. Ani hareketle yattığı koltuktan kalkıp odadan çıktığında kedi gibi peşinden gittim. Banyoya giriş yaptığında kapıyı yüzüme çarpmasıyla afallamıştım.
“ Ne tirip atıyorsun ya ! Tamam bir şey demedik.”
Diye bağırıp yukarıya çıktığımda aklıma harikulade mükemmelito bir fikir daha geldi. Telefonumu büyük bir hızla alıp pijamamın cebine attığımda kıyafet dolabımın en diplerinde duran o meşhur siyah kaplı kutularımı çıkarıp büyük bir heyecanla aşağıya indim. Pijamamın kapşonunu kafama çekip dış kapının yanında duran boy aynasına gidip nasıl göründüğüme baktım. Pembe bir pijama. Tavşan pijaması. Pijamanın kapşonunda kulak bile vardı. Bir sürü para vermiştim ama bu pijamaya. Çok tatlı değil mi sizce de ? Aynadan kendimi süzmeyi bırakıp getirdiğim siyah kaplı kutuların kapaklarını teker teker açıp şöyle hareketli birkaç şarkı seçtim. Şarkıların DVD’lerini televizyonun altındaki DVD’nin yanına dizdikten sonra bir tanesini beğenip taktım. Şarkıya girdiğinde elimdeki tarakla bir yandan söylüyor bir yandan da oynuyordum. Televizyon ekranında çıkan şarkının sözlerinin tekrarlayıp kendimce dans etmeye başladığımda aklıma telefonum geldi ve hemen kameraya tıklatıp ön kameradan video çekme özelliğini de seçip Min Ho’nun banyodan çıkmasını bekledim. Banyodaki çekmecelerin sesi geldiğinde hemen oturduğum yerden kalkıp müziği başlattım. Son ses de açtığımda banyonun önüne gelip telefonumu hazır ettim. Ve kapı sesi geldiğinde de hemen oynat tuşuna bastım. Min Ho kapıdan çıkıp gözünü kameraya diktiğinde gülme kırizleri geçiriyordum. Daha sonra aklıma asıl amacım geldiğinde şarkıya eşlik ederek kafamı yukarı aşağı sallamaya başladığımda Min Ho da kafasını yukarı aşağı sallamaya başladı. Ben gülerek sallıyordum ama Min Ho ciddi bir surat ifadesiyle sallıyordu. Kafasındaki baş havlusunu daha yeni fark etmiştim. Min Ho gitmek için hareketlendiğinde bende hareketlendim ve peşinden telefonumla gitmeye başladım. Bu video’yu izlemek için can atıyorum şu an ! Min Ho oturma odasına girdiğinde şarkı değişti ve C.N.BLUE –Lalala çalmaya başladı.





Sevinçten yerimde zıplarken kendimi kaptırmış dans ediyordum. Bir yandan da video’yu çekmeyi ihmal etmiyordum elbet. Min Ho kafasına rastgele attığı havluyu boynuna attığında hiç beklemediğim anda ördek gibi dans etmeye başladı. Ördek diyorum çünkü kafasını öne arkaya salladığından gerçektende ördek gibi duruyordu ve o çok komikti ! Ben deli gibi dans ederken kollarımın yorulduğunu farkedip telefonu kitaplığa koydum ve açıyı ayarlayıp telefonu oraya sabitledim. Şarkı değişip bu sefer VIXX-Error çalmaya başladığında ben kudurmuş gibi dans ediyordum ve saçımı da sağa sola sallamayı da ihmal etmiyordum elbet.

Şarkının nakaratına geldiğinde Min Ho ördek dansı yapmayı bırakıp arkama geldiğinde onu görmüyor, sadece ekrandaki dansı taklit etmeye çalışıyordum. Ellerimi belime koyup dans etmeye başladığımda Min Ho’da bana ayak uydurup dans etmeye başladı. Aklıma tekrardan harikulade süper mükemmelito bir fikir gelince Min Ho’yu öylece orada bırakıp hızla odama çıktım. Kıyafet dolabımdan bulduğum kırmızı iddialı elbiseyi hemen üzerime geçirip ayaklarıma da bir topuklu ayakkabı giyip aşağıya indim. Oturma odasına indiğimde Min Ho kameraya eğilmiş bir şeyler mırıldanıyordu. O kameranın önünde oyalanırken şarkıyı değiştirdim ve yanımda getirdiğim saç kurutma makinesini prize takıp Min Ho’ya bağırdım. Bu sefer çalan şarkı 2NE1-Gotta Be You idi.

Min Ho ne yapması gerektiğini anlamış gibi eline kurutma makinesini ve telefonumu aldı. Kameranın önüne geçtiğimde şarkıyı başlattım. Ve Min Ho da saç kurutma makinesini. Şarkı başladığında ağzımı oynatıyordum çünkü o rep kısımlarını asla söyleyemezdim. Saç kurutma makinesini getirmemin nedeni kılip çekecek olmamızdı. Sizce de çok eğlenceli değil mi ! Saç kurutma makinesi saçlarımı uçururken etkileyici bir şekilde şarkıyı söylemeyi çalışıyordum. Ama bu tabii olmuyordu ve ben mal gibi kalıyordum. Elbise giymemin nedeni ise şarkı sert bir şarkı olduğundan ne bileyim pijama ile kılip çekmek istemedim açıkçası.
Çektiğimiz videoyu izleyip bitirince katıla katıla gülmüştük. Hele o Min Ho’nun kameranın karşısına geçip söyledikleri..beni gülmekten nefessiz bırakmıştı. Kamerayı “owowow” diyerek sallamasına hiç değinmiyorum bile.
*
Sevde ablayla buluştuğumuzda bana anti depresan haplarıma yeniden başlamamı,depresyon belirtileri gösterdiğimi söylemişti. Otobüste uyuyakalmak bir depresyon belirtisi olmasa da depresyonda olan kişinin sık sık uyuması depresyon belirtilerinden sayılıyordu. Ve bana bir başka tedavi yöntemini önermişti.
Hava değişikliği.
Hafta sonu beni bir yere gitmem için ikna etmişti. Her zaman gittiği bir yer varmış. Oraya gitmemi rahatlayacağımı söylemişti. Bende ona uyup kabul etmiştim.
Evet şimdi bavul hazırlıyoruz.
Min Ho’ya 2 parça tişört 1 tane de pantolon koyduktan sonra bana başka bir şeyin gerek olmadığını söylemişti. Mart ayının sonlarına yaklaştığımız için yağmur yağma riski de artıyordu. Bunun içinde yağmurluk almıştık yanımıza. Günübirlik gidip geleceğimiz için pek de bir şey almamıştım yanımıza ama ne olur ne olmaz diye birkaç parça kıyafet koymuştum. Bugün Min Ho ile 50.günümüz. Komik değil mi ? Bence de. 50 gün olmuş. Komik yani ne bileyim 50 gün olmuş.. Zaman çok çabuk geçiyor.

Üzerimize kabanlarımızı alıp çıktık kapının önüne. Sırtımızda sırt çantaları vardı ve kıyafetlerimiz ve lazım olan şeyler o çantaların içerisindeydi. Çok da bir eşya yoktu. 2 parça kıyafet, çoğunluğu da yemek. Yemek kapları plastik olduğu için yedikten sonra çöpe atacaktık ve böylelikle sırtımızda fazla yük olmayacaktı. Bu zeki kararı Min Ho vermişti. Yoksa ben yoğurt helkelerine doldurmuştum çoktan.
Şimdi ise taksi bekliyoruz. Arabam yok. Kullanmak istemedim. Ne gerek vardı arabaya ? Taksi ve otobüs ile hallediyordum işimi işte. Şu an saat sabahın 8.30’u. Sevde abla yolun 1 saat süreceğini,erken gitmemiz gerektiğini söylemişti. Aslında o 1 saatlik yolu taksiyle gitmek pek istememiştim. Bakalım kaç para bayılacam taksiciye. 1 saattan daha az süren yolculuğumuz sonucu Sevde ablanın bahsettiği yere varmıştık. Taksiciye baya bayaa para bayılmıştım tahmin ettiğim gibi. Buraya giden hiç otobüs yok muydu ? Yokmuş. Çok saçma. Buraya gelmek isteyenler arabalarıyla geliyor tabii. Sende araba alsaydın gelirdiniz işte ne güzel. Her neyse,burası yeşillik,harika bir yerdi. Yolun biraz ilerisinde otel vardı ve otelin biraz uzağında ise piknik yapılacak alanlar vardı. Açıkçası burası bir uçurumdu. Uçurum gibi yüksek değildi tabii de. Denizden yüksekte bir yerdi. Tamam ya uçurum falan değil Allah korusun. Piknik yapılacak alanlar baya büyüktü ve bir bölgeden sonra ağaçlar sıklaşıyordu. Büyük ihtimal orası ormandı. Asla girmem oraya. Altıma ederim valla korkudan. Sağ tarafımız ise ağaçlarla kaplıydı. Çok sık olmasa da küçük boylu ağaçlardı. Sol tarafımızda ise küçük bir otel vardı. Otel mi pansiyon mu belli değildi gerçi de. Her neyse. Piknik alanlarının olduğu yerde bir göl varmış. Öyle demişti Sevde abla. Oraya kesinlikle girmemiz gerektiğini hatırlatmıştı bana. Sevde abla mı ? O da kim ? Diyorsanız eğer,ki kesin diyorsunuzdur. O benim psikoloğum. Babamın ölümünden sonra ağır bir depresyona girdiğim için ona tedavi oluyordum. 10 yıl boyunca benim psikolokluğumu yapmıştı. Az da değil hani. Her neyse,birkaç yüz metre uzaklarımızdaki boş bir ağacı gözüme kestirmiştim. Oranın altına oturacaktık. Hayır Min Ho itiraz istemiyorum. Oraya çıkacağız tamam mı ! Bak hala konuşuyor yavrum 2 dakika bir sus.
Min Ho hiç itiraz etmeden benimle o ağaca yürümüştü. Min Ho yürümekten ziyade hoplayıp zıplayıp koşmuştu da diyebilirdim. taşların üzerinden atlaya atlaya gidiyordu ağaca. manyak çocuk.

[Resim: 69b22a86tw1ds5u90vvo6j.jpg]

O ağacının altına geldiğimizde Min Ho efendi kuruldu ağacın altına. Çantamdan battaniyeyi çıkarıp yere serdim.Battaniyenin üzerine geçip oturdu. Bende Min Ho ‘nun dizine yatınca döndü bana baktı.
“ Ah,hava çok güzel.” Deyip gülümserken cebimden telefonu çıkarıp Min Ho’ya zorla selfie yaptırdım. Esen hafif rüzgardan saçlarımız uçuşurken karşıdan vuran rüzgar gözlerimize vurduğundan ikimizde gözlerimizi kısmıştık. Min Ho gözlerini kısmakla beraber yüzünde dudaklarının kenarında ufak bir gülümseme belirdi. Ben yattığım yerden elma yerken bir yandan da video çekiyordum. Bacaklarımın tutulduğunu hissettiğimde ayağa kalktım ve boş plastik kapları toparladım. Onları bir poşete koyduktan sonra Min Ho kalktı ayağa ve battaniyeyi dürledi. Çantamızı sırtıma alıp yürümeye başladığımda yine o her zamanki geleneğimi yapıp telefonumu açtım ve video çekmeye başladım. Ön kameradan çekiyordum video’yu. Yüzümüze yüzümüze esen rüzgar saçlarımı Min Ho’nun yüzüne uçuruyordu ve Min Ho’da buna sürekli söyleniyordu. Ve ben tabii Min Ho’nun bu atarlı hallerini video’ya alıyordum.
“ Evet şu an adını bile bilmediğimiz bir köydeyiz. Köy de değil aslında ama işte bir yer her neyse. Bugün 30 Mart Cumartesi. Saat 12.57. Min Ho efendi yürümekten yorulmuş gibi duruyor.”
Kamerayı Min Ho’ya çevirdim ve Min Ho hızlı hızlı nefes alıp verirken konuşmaya çalıştı.
“ Bunun hesabını sana soracağım Zehra. Yemin ediyorum ayaklarım koptu ya.” Diye mızmızlandığında dirseğimi karnına geçirdim. Min Ho kafasını omzuma koyup yüzünü sola döndürdü. Burnunu saçlarıma daldırdığında içim bir hoş oldu. Bunlara alışmam biraz fazla uzun sürecek galiba. Sol elimle telefonu tuttuğum için sağ elim boştaydı. Min Ho sağ elimi tutup havaya kaldırdı. Parmağımdaki yüzüğü kameraya gösterince gülümsedim. Kendisi de parmağındaki yüzüğü gösterdiğinde elini elime kenetledi.
“ Biz nişanlandık.” Deyince yüzümü ona dönüp şaşkın şaşkın baktım. Ama yüzümüz fazla yakın olduğu için rahatsız olmuştum. Min Ho burnunu burnuma değdirince bir an geri çekilmek istedim. Ama o burnunu burnuma sürtüp gülümseyince bütün o düşüncelerimden uzaklaştım.
“ Değil mi ?” deyince gülümseyip kameraya geri döndüm. Min Ho’nun yüzü hala omzumdaydı ve acıtmıştı cidden. Bir yandan yürüyor bir yandan da video çekmek ile uğraşıyordum. Min Ho yanağıma öpücük kondurunca kamerayı durdurmak istedim ama yapmadım. Min Ho bir daha öpünce gıdıklandığımı hissedip kıkırdadığımda Min Ho yanağımı bir daha öptü. Yine gıdıklandığımda bu sefer kıkırdamayı geçtim ve kahkaha attım.
Buranın havası gerçekten çok güzeldi. Ama nedense ben pek bana iyi geleceğinden ümitli değildim. Ne saçma bir yöntemdir arkadaş bu !

Piknik alanlarının olduğu yerdeki göle geldiğimizde şaşıp kalmıştım. Gölün kenarları ağaçlarla kaplıydı ve sanki bir duvar kenarındaymış gibi göle taşlar sarkıyordu. Gölün kenarına gelip ben yere çömeldiğimde Min Ho çantalarımızı yere koydu ve üzerindeki ceketi çıkardı. Ardından tişörtü çıkarıp göle doğru yönelince arkasından bağırdım.
“ Min Ho ! Saçmalama istersen oraya girmeyeceksin değil mi ?”
Burası pek göl gibi değildi. Su fazla derin duruyordu ve bu su beni ürkütmüştü. Min Ho buraya girmemeliydi. Beni dinlemeyip ayaklarını gölcüğe soktuğunda ayağa kalktım. Olduğum yerde ona bağırıyordum.
“ Min Ho Sakın ! Sakın girme ! “
Bağırmama rağmen beni dinlemeyip gölcüğe atladığında elimde olmadan çığlık atmıştım. Hemen gölcüğün kenarına geldiğimde bende üzerimdeki ceketi kenara fırlattım. Ama tabii ki de tişörtümü çıkartmayacaktım mal mısınız. Gölcüğün kenarına gelmiştim çünkü orada sular azdı. Oradan dalış yapmak daha mantıklı diyerek kendimi gölcüğe bıraktım. Gölcüğe girmemin nedeni ne bilmiyordum ama galiba Boys Over Flowers’ın etkisinden çıkamadığım için Min Ho’nun başına kötü şeylerin geleceğini düşünüyordum. Kendimi soğuk suyun kollarına bırakırken gölcükte daha derinlere indim ve bana doğru yüzen Min Ho’ya yüzmeye başladım. Min Ho’ya iyice yaklaştığımda Min Ho elini bana uzattı ve elini tutup onu yukarıya çıkarmaya çalıştım. Su üstüne çıktığımızda Min Ho sırıtarak bana bakıyordu ve ben cidden sinirlenmiştim. Tam ağzımı açıp ona saydıracakken Min Ho birden suyun altına tekrar girince bende yeniden girmek zorunda kalmıştım. Min Ho bir yere doğru yüzüyordu ve bende arkasından ona yetişmeye çalışıyordum. Min Ho birden yüzmeyi bırakıp bana dönünce hemen ona ulaştım ve kollarını kavrayarak onu yeniden su üzerine çıkarmaya çalışırken Min Ho ellerimden kurtulup kollarını bana sardığında bunu bir fırsat olarak algıladım ve hemen su yüzüne çıkardım onu. Bunu neden yapmıştı anlamamıştım ama ona şu an gerçekten çok sinirliydim. Su yüzüne çıktığımzda kolları belimdeydi ve sinsi sinsi bana bakıyordu. Alnından akan o seksi damlaları umursamayarak sudan çıktım. Vücudum titremeye başladığında içimden Min Ho’ya küfür savurdum. Bunu yapmak zorunda mıydı ! Kıyafet çantamı alıp arkama dahi bakmadan piknik alanından çıktığımda pansiyonun lavabosunda üzerimi değiştirip saçlarımı kurutmuştum. Nasıl bu kadar düşüncesiz olabilir bir insan Allah aşkına ! Çantamı alıp lavabodan çıktığımda pansiyonun koltuklarında oturan Min Ho’yu gördüm. O çoktan üzerini değiştirmişti bile.
Ona hadi gidelim bakışı attıktan sonra sert bir şekilde pansiyondan çıktım. Arkamdan geldiğini bildiğimden durdum ve kafamı gökyüzüne çevirdim.
“ Yağmur yağacak gibi.”
Diye mırıldandığımda Min Ho’da kafasını gökyüzüne çevirdi.
“ Öyle duruyor.”
“ Öyle duruyor.”
“ Ne olur ne olmaz yağmurluğunu giymeyi unutma.”
Ağzımın içinde geveledikten sonra Min Ho sırt çantasını indirip içinden ceketini çıkardı. Sarı yağmurluğunu giyerken onu izledim. Zaten bende yağmurluk vardı. Beyaz yağmurluğumun kollarını düzeltirken Min Ho çantasını tekrar sırtına aldı ve ben önden Min Ho arkadan yürümeye başladık.
“ Hayır yani anlamıyorum ki neden giriliyor o göle !”
Diye bağırdığımda adımlarını hızlandırıp önüme geçti.
“ Canım sıkılmıştı ve senin ne tepki vereceğini merak ettim.”
“Şaka mı ya ! Ya başına bir şey gelseydi Min Ho !”
“Yüzme biliyorum merak etme.” Ellerini yağmurluğunun cebine soktu.
“ Nereden biliyorsun yüzme bildiğini !”
“Biliyorum işte.”
Diye lafı gevelediğinde bir şeyler olduğunu anlamıştım bile.
“ Min Ho benden sakladığın bir şey mi var ? “
“ Hah, ne alaka yok öyle bir şey.”
“ Yoksa sen…? Hayır canım olamaz öyle bir şey değil mi Min Ho !”
Cevap gelmeyince sesimi yükselttim.
“ Öyle bir şey yok değil mi !”
Dememle beni sırtına alması bir oldu. Sırtında çığlık atarken bir yandanda ayaklarımı çırpıyordum.
“ Sana bir şey sordum Min Ho !”
Bana umursamadan piknik alanlarının olduğu yere yöneldi.
“ Sen bana buraya neden geldiğimizi söylersen bende söylerim.”
Dediğinde “ İmdat !” Diye çığlık attım.
“ Asla ! Asla söylemem Min Ho. Saçmalama da indir beni.” Ama tabii indirmedi piknik alanında koşmaya başladığında boğazım yanasıya kadar çığlık atıyordum. Min Ho’nun sırtında sarktığım için cebinde duran telefonunu yavaşça aldım ve kamerayı açıp selfie yaptım. Her anı değerlendirmek lazım değil mi ? Min Ho’nun sırtını da kadraja almaya çalışarak farklı fonlarda birkaç fotoğraf çektim. En beğendiğimi ekran duvar kağıdı yaptıktan sonra telefonu Min Ho’nun cebine yeniden soktum.
“ Tamam lanet olası ! Tamam,merak etmiyorum. Yeter indir beni !” bağırmama rağmen hala indirmemişti. Tam zıttı,ormana doğru koşuyordu.
“Bak , umurumda değilsin tamam mı ? . Nereden öğrendiysen öğrendin. Bana ne bundan !” Benim serzenişlerimi duymadan koşmaya devam etti. Nihayet durup beni sırtından indirdiğinde bakışları boş boştu. Bana bakmıyordu. Karşıya bakıyordu. Bakışlarını takip edip baktığımda karşımızda bir tane adam vardı. Adam da değil aslında amca gibi. 50’li yaşlarında gösteriyordu ve sarışındı. Üzerinde mavi bir gömlek,altında da siyah bir pantolon. Üzerinde de sarı bir yağmurluk vardı. Amca bize doğru geldiğinde Min Ho amcaya çok dikkatli bakıyordu ve hiçbir tepki vermiyordu. Sıradan piknik yapmaya gelen amcaydı. Neden bu kadar dikkatli baktığını anlamamıştım. Amca Min Ho’nun yanından geçtiğinde Min Ho birden yere çöktü. Ne olduğuna en ufak bir mana veremesemde ürkmüştüm. Min Ho ellerini kulaklarına götürüp inlediğinde oturup ağlayacaktım neredeyse. Yere eğilip Min Ho’nun elini tutmaya çalıştığımda Min Ho kan ter içerisinde kalmış, kaşlarını çatmış bir şekilde öne arkaya sallanıyordu. Ve sayıklıyordu.
“ Üç.Yedi.Dört.”
Kendini biraz daha sıktı ve yine sayıkladı.
“Üç.Yedi.Dört.Sekiz.İki.Dokuz.Üç.Dört. Beş.Üç.İki.”
“ Min Ho !”
Diye çığlık attığımda bakışları beni buldu ve ellerini kulaklarından çekip yüzüne götürdü. Çömelmeyi bırakıp yere oturduğunda elleri hala yüzündeydi. Elini yüzünden çektiğinde gözleri kıpkırmızıydı. Bir şey söylemeden ayağa kalktığında bende ayağa kalktım. Ve Min Ho arkasına dahi bakmadan ormanda ilerlemeye başladı. Arkasından yürüdüğümde sesini dahi çıkartmıyordu. Sadece yürüyordu. Bir süre yerdeki çalılıklara bastığımızda çıkan o güzel sesi dinledim.
Min Ho yürümeyi kesip bir ağacın dibine oturduğunda bende durdum ve karşısındaki ağacın dibine oturdum. Min Ho’nun bu ürkütücü tavırları beni her ne kadar ürkütse de sesimi çıkarmıyordum. Sadece konuşmasını bekledim. Dizlerimi kucağıma çekip kollarımı dizime sardım. Kafamı da dizime koyduktan sonra bana 1 yıl gelen o uzun süre de ikimizde hiç konuşmadık. Bir an oradan hiç kalkmayacağını düşündüğüm sırada ayağa kalktı ve tekrar ormana yürümeye başladı. Kafamı kaldırıp baktığımda çoktan benden uzaklaşıyordu bile. Hemen ayağa kalkıp peşinden koştuğumda havanın kararmış olduğunu farkettim. Kaç saattir buradaydık Allah aşkına ? Peşinden koşup yanına ulaştığımda kafama bir damla düştü. Yağmurun yağacağını anlamıştım bile. Min Ho’nun yanında sessiz sessiz yürürken Min Ho yeniden durdu ve ellerini önüne açıp kafasını yukarıya kaldırdı. Min Ho’yu taklit edip bende aynısını yaptığımda Min Ho sonunda konuştu.
“Yağmur yağıyor.”
Kafamı ona çevirip,
“Öyle görünüyor.” Ağzımın içerisinde mırıldanmıştım her zamanki gibi.
“Yağmuru çok severim. Hele yağmurun cama çarptığı zaman çıkardığı ses,insana huzur veriyor.”
“Suyun çıplak tene çarptığı zaman çıkardığı ses gibi,insana huzur veriyor.”
“ Saatlerce yağmuru izleyebilir misin Zehra ? Hiç sıkılmadan.”
Yüzünü bana döndüğünde gözlerindeki boşluğu gördüm. Boş boş bakıyordu gözleri. Hissizdi. Ona cevap vermek yerine yanına yaklaşıp kollarımı boynuna sardım. İlk başta kollarını bana sarmadı. Ama daha sonra sardı kollarını bedenime. Yağmur hızlandığında yüzümü Min Ho’nun boynuna gömdüm. Kollarını daha da sardığında sorduğu sorunun cevabını verdim.
“ Hiç sıkılmadan saatlerce yağmuru izleyemem belki ama. Saatlerce sana sarılabilirim Min Ho. Hiç sıkılmadan hem de.”
Yüzümü omzundan çekip ellerimi ensesine sabitledim.
“ Gün geçtikçe bencilleşiyorum sanırım. O gün geldiğinde gitmene izin veremeyecek kadar bencilleşiyorum. Bencilleştiğim kadar da korkuyorum. Bu bencilliğimin seni kırmasından korkuyorum.”
Dediğimde alnını alnıma sabitledi.
“ Keşke her insanın bencilliği seninki kadar masum olabilse.”
Dediğinde gülümsedim. Sadece gülümseyebiliyordum. Yağmur daha çok bastırdığında ellerimi tekrar boynuna dolayıp sarıldım Min Ho’ya.
“ Sanırım kaybolduk.”
Dediğinde hemen geri çekildim.
“ Ne demek kaybolduk ?!”
“Bilmiyorum. Şu an nerede olduğumuz hakkında bir bilgin var mı Zehra ?”
Etrafıma bakındığımda gerçekten haklıydı. Hepsi onun yüzündendi. O yürüyüp beni de arkasından sürümese bir şey yoktu aslında.
“ Senin yüzünden !”
“ Ne alaka ben ne yaptım Zehra !”
“ Sen öyle yürümeseydin bir şey olmayacaktı.”
“ Takip etmeseydin sende beni.”
“Oldu Min Ho.”
Dediğimde onu umursamadan önden yürüdüm.
“Hey,nereye gidiyorsun !”
“Sanane bundan.”
Deyip yürümeye devam ettiğimde arkamdan yürüyordu.
“Niye takip ediyorsun gitsene.”
“Of,çocuk gibisin Zehra.”
Dediğinde “ Gel de yakala hadi !” deyip koşmaya başladım. Sağanak yağmur daha çok bastırmıştı ve her yanım yapış yapış olmuştu. Ama Allahtan saçlarım ıslanmamıştı. 2 kat kapşon vardı saçlarımda. Daha öğlen o ormana asla girmeyeceğim demiştim değil mi ? Evet,şu an o ormanda akşam vakti koşuyorum. Hem de yağmur yağıyor. Ne kadar sinir bozucu. Arkama baktığımda Min Ho bana yaklaşmıştı bile. Önüme döndüğümde durakladım. Doğru mu görüyordum ben acaba ? Min Ho’nun yanıma gelip bileğimden tutması bir oldu. Ben bir tepki vermeyince bakışlarımı takip edip benim baktığım yere baktı.
“ Ben yanlış mı görüyorum yoksa benim gördüğüm şeyi sen de mi görüyorsun Min Ho ?”
“Galiba,doğru görüyorsun.”
“Kurtulduk desene.”
Ellerimi heyecanla çırparak tam karşımda duran eve doğru koşmaya başladım. Evin önüne geldiğimde evin ışıkları yanıyordu. Aslında burası bir ev değildi,küçük kulübe gibi bir yerdi. Hemde ağaçtan yapılmıştı. Heyecanla evin merdivenlerden çıkıp kulübenin kapısını tıklattım. Min Ho yanıma geldiğinde ‘kimse yok galiba’ bakışı attıktan sonra hemen kapı açıldı. İçeriden tonton beyaz saçlı kilolu kısacık bir teyze çıktı.
“Şey,biz kaybolduk da.”
Diye lafı gevelediğimde teyze kapıyı daha da çok araladı ve bize girmemiz için bir boşluk bıraktı. Ben büyük bir heyecanla içeriye adım atarken Min Ho’ya dönüp gelmesi için işaret yaptım. Ben önden içeriye girdiğimde Min Ho da arkamdan geliyordu. Yağmurluğumu çıkarıp askıya astığımda Min Ho’da yağmurluğunu çıkarıp ban verdi ve onunkini de astım. Kulübenin 2 odası varmış gibi duruyordu. Açık olan odaya giriş yaptığımda hemen yüzümü sıcak hava okşadı. Odanın köşesinde soba ve sobanın yanında televizyon, televizyonun karşısında ise de 3 kişilik koltuk duruyordu. Sobanın yanında ise tek kişilik koltuk vardı. Boşta kalan kapının yanındaki duvar kenarında ise minderler vardı. Hemen geçip sobanın yanındaki tek kişilik koltuğa oturdum. Min Ho da koltuğun kenarlığına oturduğunda ellerine sobaya tutup sürttü. Bir süre böyle kaldıktan sonra içeriye demin bize kapıyı açan –unuttuğumuz- teyze girdi.
“ Ah, şey biz eşimle yürüyüşe çıkmıştık da kaybolmuşuz. Yürüye yürüye burayı bulduk. Kusura bakmayın rahatsız ettik.”
Diye lafı gevelerken teyze 3 kişilik koltuğa oturdu.
“ Yok yok yavrum ne rahatsızlığı. Buraya uğrayan çok olur siz gibi. Ben size bir çay yapayım.”
Deyip ayağa kalktığında odadan çıktı. O sırada Min Ho kulağıma eğildi.
“ Eşim ha, balayına mı geldik biz ? Sende bu oyuna fazla kaptırdın kendini herhalde ?!”
Dediğinde beline çimdik attım. Gülümsediğinde yüzüme eğildi. Baş parmağıyla çenemi yukarıya kaldırdı.
“ Balayındaymışız ha Zehra öyle mi ? Fırsattan istifade diyorsun ha ?”
Dediğinde beline bir daha çimdiği geçirdim. İçeriye elinde tepsiyle teyze girdiğinde Min Ho öksürerek koltuğun kenarlığından kalkıp yandaki 2 kişilik koltuğa oturdu. Teyzenin elindeki tepsiyi aldım. Tepsinin üzerindeki çayı Min Ho’ya tutarken yüzünde o her zamanki sinsi bakışı vardı. Tepsiyi kucağıma alıp tek kişilik koltuğa oturduğumda teyze de karşımızdaki 3 kişilik koltuğa oturdu. Eline elişini aldığında konuştu bizimle.
“Ne zamandır evlisiniz ?”
“6 ay oldu teyze.”
“Bebek var mı yavrum ?” dediğinde şaşkın şaşkın Min Ho’ya baktım. Göz kapaklarını kapatıp açtığında ne yapmaya çalıştığını anlamayarak Min Ho’ya bakarak konuştum.
“Şey,evet teyze 10 haftalık oldu.” Ne dedim ben ? Ne hamilesi. Peh, buna çocuk bile inanmaz. Bende hiç anne tipi var mı Allah aşkına ?!
“Oh,oh maşallah. Cinsiyeti belli mi ya ?”
“Ha ? Yok daha değil.” Dediği sırada içeriden bir bebek sesi geldi. Daha sonra bir kadın sesi.
“Anne ”
“ Efendim kızım ?” diye bağırdığında Min Ho ile bakıştık. Evde başka birileri daha mı vardı ? Teyze odadan çıkmadığı için içeriden bağıran kız girdi odaya. Sarı saçlı kahverengi gözlü kısa boylu şirin mi şirindi. Ben hemen selam vermek için ayağa kalktım. Kız bana baktı daha sonra samimi gülüşlerini yolladı yüzüme.
“ Hoşgeldiniz.”
“Hoşbulduk.”
Daha sonra kız Min Ho’ya gülümsedi. O sırada bebek sesi tekrar geldiğinde aceleyle çıkmak zorunda kaldı odadan. Teyzeye dönüp gülümsediğimde teyze sanki bana açıklama yapmak zorunda hissetmiş gibi,konuştu.
“ Kızım Hümeyra. Eşi iş için şehir dışına çıkmak zorunda kaldı. Ben buradan çıkamayacağım için o geldi buraya bir süre bizimle kalacak.”
Dediğinde kafamı salladım.
“Aah, anladım. Peki siz neden buradan çıkamıyorsunuz ki ?”
Teyze gözünü pencereden dışarıya dikti.
“ Doktorlar hasta olduğumu söyledi. Şehir havası bana yaramadı. Hastalığımı daha çok tetikledi. Açık hava bana iyi geldiği için burada kalıyorum. Allaha şükür gayet de sağlıklıyım şu an kızım.”
“Şükür,şükür.” Deyip çayımdan bir yudum aldım.
“ Bugün burada kalın siz. Ben hemen size şuraya yatak sererim. Bu havada hem dışarıya çıkamazsınız. Zaten yolu da bilmiyorsunuz. Sabah olsun etraf aydınlansın gidersiniz.”
“ Çok sağolun.” Dedikten sonra Min Ho’ya döndüm. Uyukluyordu. İçeriden o bebeğin ağlama sesleri yükselince teyze ayaklandı ve odadan çıktı. Min Ho yerinden gerinip kafasını koltuğa koyduğunda ağzının içinde gevelendi.
“ Uykum var. Yeter artık uyuyalım.” Diye sızlandığında içeriye elinde yastık ve yorganla teyzenin kızı girdi. Adı Sümeyra mıydı Hümeyra mıydı ? Hah. Hümeyra. Arkasından da teyze girdi. Kucağında da deminki ağlayan bebek vardı. Ay bu ne böyle çok tatlı. Şeker şey seni. Kız mı bu ? Ay bu erkek. Maşallah diyelim de nazar değmesin. Maşallah. Hümeyra abla 3lü koltuğu açtığında hemen gözlerim Min Ho’yu buldu. Min Ho sinsi sinsi kıkırdarken Hümeyra abla annesine seslendi.
“Anne ,şu çarşafı sermeme yardım et.”
Teyze kucağındaki bebeği birden bana tutuşturunca çocuğu nasıl tutacağımı bilemedim. Çocuk kucağıma gelir gelmez ağlamaya başladı. Nereden kapatılıyor bu ? Hayır yani tamam belki en büyük hayalim iyi bir anne olmak ama bence bu çocuk anormal. Bebek dediğin ağlar mıymış hiç ! Min Ho yanıma gelip kucağımdaki bebekle oynamaya başlayınca çocuk birden ağlamasını kesti.
“ Öyle tutmayacaksın çocuğu.”
Deyip çocuğun kafasını kaldırdı.
“Eğer böyle tutarsan, kafası ağrır çocuğun. Elini poposuna koyacaksın. Kolunda kafasının altında olacak. Çocuğun kafası öyle sallanırmıymış hiç. Sen anne olma bence.”
Bir yandan konuşuyor bir yandan da çocuğu anlattığı pozisyona getiriyordu. Minho parmaklarını çocuğun eline daldırınca çocuk keyifle ağzından garip garip sesler çıkarmaya başladı. Bebek bile yavşadı ya Min Ho’ya ! Tamam,belki abartmış olabilirim. Kem kem küm. Min Ho elini çocuktan çekince çocuk yeniden ağlamaya başladı. Min Ho çocuğu kucağımdan nazikçe alıp çocuğun kafasını omzuna koyduğunda çocuk sustu. Cidden bak, sustu. Çocuk gözlerini kapatıp elini ağzına götürürken Min Ho eliyle çocuğun poposunu pışpışlamaya başladı. İnanın şu manzarayı saatlerce seyredebilirim. Şu an hayal kurdumda, Min Ho’nun baba olduğunu düşünmek. Tuhaf bir histi. Böyle her gece çocuğunu koynunda uyutan bir Min Ho. Gece çocuğun ağlama sesinden uyanıp sabaha kadar çocuğunu uyutmaya çalışan Min Ho. Sabah kahvaltıda çocuğuna mamasını kendi elleriyle yediren Min Ho. Min Ho’nun eşi ona sürpriz yapıp o reklam çekimlerindeyken çocuğunu çekimlere getirdiğinde sevinçten havalara uçan Min Ho. Hayali, gerçekten berbat hissettiriyordu. O çocuğun annesi ya ben olamazsam. Ya Min Ho benden başka birine beni sevdiğini söylerse, o zaman ne olacak ? İşte o zaman, ölürdüm.
Hümeyra abla yatağı hazır ettiğini belirten bir cümle kurdu bize. Bende farkında olmadan akan göz yaşlarımı elimin tersiyle kovuşturdum. Ağladığımı gören Hümeyra abla yanıma geldi.
“Canım, ne oldu neden ağlıyorsun ?”
“Ah, şey bende hamileyim de. Hem hormonların verdiği duygusallıktan hem de çocuğu kucağıma alınca herhalde bilmiyorum bende.”
Hem gülümsemeye çalışıyordum ama nedense gözyaşlarım akmaya devam ediyordu. Kafamı yukarıya çevirip burnumu çektim. Göz yaşlarımı silmeye çalıştığımda hala durmuyorlardı.
“ Neyim var benim ?” ağzımın içerisinde mırıldandığımda Hümeyra abla elini omzuma koyarak gülümsedi ve teyzeyle ikisi odadan çıkarken Min Ho çocuğu vermek için çocuğu kucağından çektiğinde çocuk yeniden ağlamaya başladı. Min Ho biraz daha kendisinde kalsa iyi olacağını söyleyip Hümeyra ablayı gönderdi. İkisi çıkıp kapıyı kapattıklarında ceketimi çıkardım. Min Ho o sırada çekyata geçip uzandı ve çocuğu da yanına koyup çocukla oynamaya başladı. Ceketimi çıkarıp dürlediğimde Min Ho’ya ceketini çıkarmasını söyledim. O da ceketini çıkarıp verdi ve onunkini de dürleyip çantanın içine koydum. Min Ho’nun üzerinde sadece kısa kollu sade siyah V yaka bir t-shirt vardı. Telefonumu açıp baktığımda çekmediğini fark ettim. Onu da rastgele koltuğa attığımda çekyatın boşta kalan kısmına girip uzandım. Min Ho çocukla oynamaya devam ettiğinde bende ortamızda yatan çocukla oynamaya başladım. Oynamaktan kastım parmaklarımızı çocuğun burnuna ağzına sokmaktı. Bu da bir oyun sayılırdı.
“ Acaba sen nasıl bir anne olacaksın ?” dediğinde bütün düşüncelerimden uzaklaştım. Ve bir an hayal kurdum. Hayır kurmak istemiyordum.
“ Muhtemelen çocuğum bakımsızlıktan ölür.” Dediğimde kahkaha attı.
“Ne var ? Doğruyu söylüyorum.” Kahkahasına devam etti.
“ Merak etme buna asla müsaade etmem.” Bir an duraksadım.
“ Ne ?”
“Çocuğumuzun diyorum, bakımsızlıktan ölmesine asla izin vermem.”
Çocuğumuz demişti. Bizim çocuğumuz dedi. Min Ho dedi. Lütfen yeter artık. Min Ho birden alnını anlıma dayadı ve fısıldadı.
“ Ne zaman karım olacaksın ?” Gülümsedim. Şu an sadece tek yapabildiğim şey gülümsemekti. Bakışları dudaklarıma kaydığında gözlerimi yumdum ve bu rüyanın sonlanmaması için dua ettim. Nefesini yüzümde hissedince elimi yanağına götürdüm. Evet galiba ilk öpücüğüm böyle bir yerde olacaktı. Ormanın ortasındaki kulübede. Kim olduğunu bilmediğimiz birinin evinde ve yine kim olduğunu bilmediğimiz kişinin bebeği ortamızdayken. Aman ne kadar romantik !
Ve çekmeyen telefonumdan gelen sesler.
Min Ho her ne kadar ‘açma’ diye mırıldansa da çekyattan kalkıp telefonuma baktım. Arayan annemdi ve baktığımda telefonum tek diş çekiyordu. Dürleyip çantama koyduğum Min Ho’nun ceketini üzerime geçirdim.
“ Annem aramış. Burada telefon çekmiyor. Dışarıda konuşmam lazım.” Deyip odadan çıktım. Kulübeden de çıkış yaptığımda telefonumu havaya kaldırarak çekmesini sağlamaya çalışıyordum. Anneme beni böyle romantiksiz ortamda ilk öpücüğümü alacağım için kurtardığına teşekkür mü etmeliydim yoksa kızmalı mıydım ? Ah, aman bilmiyorum.
Telefonumu sağa sola sallayarak kulübenin önünde gezinmeye başladım. Sağa sola sallama nedenimi boş verin siz, burada neden ışık yok ? Burnuma daha yeni bardaktan boşalırcasına yağan yağmurdan kalan toprak kokusunu çektim içime. Kulübeden biraz uzaklaştığımda bir bank gördüm. Banka oturup telefonumu yeniden havaya kaldırdığımda yanımdaki banka birisi oturdu. Korkumdan sıçrarken yanımdaki kişiye baktım. Evet bu adam öğlen ormanda karşılaştığımız sarışın amcadan başkası değildi. Korkumu dizginlemeye çalışarak amcayla konuşmaya çalıştım.
“Şey, telefonunuz çekiyor mu ? Benimki çekmiyor da acil kullanmam lazım.” Amca hiçbir tepki vermedi ve bana ilginç bir soru yöneltti.
“ Onu çok mu seviyorsun ?”
“Pardon ?” Amca gözlerini dikip bana baktı.
“ O çocuğu diyorum. Çok sevme.”
“Anlamadım ?” Cidden anlamadım.
“ Biz de siz gibiydik. Tabii başlarda. Daha sonra onu terkettiğimde, daha doğrusu terk etmek zorunda kaldığımda, başkasıyla evlendi. O, sevdiğim kadın. Beni beklemedi ve başka bir adamla evlendi.”
“Gerçekten üzgünüm ama, ne demek istediğinizden en ufak bir şey anlamadım.” Amca gözlerini uzaklara dikti.
“ Ona beni beklemesini söyledim. Ama o beklemedi. Onu hatırlamamış olmam benim suçum mu ? Ama onun başkasıyla evlenmesi onun suçu. Şimdi sen diyeceksin bu bunak ne saçmalıyor diye.”
Benden bir tepki gelmeyince ekledi.
“ Bundan 25 yıl önce. Yıl 1990. 20 Aralık Saat : 19.40. Kendimi bir yatakta buldum. Yanımda güzeller güzeli bir kadın yatıyordu. Tabii tanımadığım bir kadın. Başta rüya olduğunu düşündüm ama o rüya olamayacak kadar güzeldi.” Nefesini dışarıya verdi ve bu sefer bakışlarını bana çevirdi.
“ Bu kadın, bana benim o zamanların en ünlü şarkıcılarından olduğumu söyledi. Ha bu arada Türk değilim. İtalyanım. Her neyse, ben inanmadım. Çünkü hiçbir şey hatırlamıyordum. Şarkıcı olduğuma dair. Daha sonra bu kadına aşık oldum. Birbirimizi sevdik. Ama 120.günümüzde onu terketmek zorunda kaldım. Onu terkettiğimde ona dair hatıralar hafızamdan dilindi. Tıpkı onun yanındayken olduğu gibi. Ve onu hatırlayamadım. Daha sonra o beni beklemedi ve başkasıyla evlendi.”
Oturduğum banktan ayağı kalktım.
“ Sizin bu saçmalıklarınızı dinlemek istemiyorum.”
Adımlarımı kulübenin olduğu yola yönlendirdiğimde amca arkamdan seslendi.
“ Ona çok bağlanma Zehra. Onunla ilgili hayaller kurma. Senin tek ihtiyacın olan şey sabır.” Dediğinde adımlarımı durdurup amcaya döndüm.
“ Adımı nereden biliyorsunuz ve siz kimsiniz ?”
“ İntihara kalkıştın ama ölmedin. Değil mi ?”
“Kimsiniz diye sordum.” Ağzımın içinde mırıldanırken amca beni dinlemeyip ekledi lafına.
“ Günü geldiğinde öğreneceksin.” Nefesini bir daha dışarıya verdi ve yine ekledi.
“ Min Ho çok acı çekiyor. Ve o, hatırlamaya başlıyor. Anılarını. Geceleri uyuyamıyor ve kabuslar görüyor. Kulağına garipten sesler geliyor ve midesi bulanıyor, başı dönüyor. Çok geç kaldın Zehra. Ona aşık olmak için çok geç kaldın.”
“ Min Ho hatırlamaya mı başladı ?”
“ Bekleyeceksin Zehra. Belki 10 yıl belki 10 gün belki de..” lafını bitirmesini beklemeden ben ekledim.
“Belki de..ömür boyu.”
“Sadece sabretmen lazım. İhtiyacın olan tek şey sabır. İnsanların dediklerine kulak asma ve onun sana geri dönmesini bekle. Elbet bir gün dönecek.”
“Peki neden ? Neden geldi bana ! Neden başkası değilde bana ! Madem gidecekti,madem beni terkedip unutacaktı neden geldi o zaman !” Amcadan hiçbir tepki gelmeyince sesimi yükselttim.
“ Konuşsana neden ?!”
“Onu da öğreneceksin. Sadece bekle Zehra.” Derin bir nefes verdim dışarıya. Gerçekten olanlardan hiçbir şey anlamamıştım. Issız ormanda adamın biri çıkıp beni tanıdığını söylüyordu. Ve bana Min Ho’nun beni terkedeceğini söylüyordu. Beni terkedip sanki hayatında hiç var olmamışım gibi yaşayacağını söylüyordu. Tam bir saçmalık !
“Peki kaç günü kaldı ? Min Ho’nun son kaç günü kaldı !”
“Son 5 gün.”
5 rakamının bu kadar acı vereceğini hiç düşünmemiştim. Sadece 5 gün. Bana bir ömür verselerdi yetmezdi. Ama bu adam bana 5 gün diyordu. Son 5 gün.
5.
Amcaya yaklaşıp bileğinden tuttum.
“Buna izin veremem. Anlıyor musun ? Öylece gitmesine izin veremem. Daha yapacağımız çok şey var. Birlikte yapacağımız çok şey. Daha 1 tanesini bile yapamadık ve sen gelmiş 5 gün diyorsun.”
“Buna ben karar veremem.”
“Kim karar veriyor peki !” Amca cevap vermeyince olduğum yere çöktüm.
“ İlk defa bir erkeğin elimi tutmasına izin verdim. İlk defa bir erkeğe böylesine bağlandım. İlk defa, bir erkeğin kollarında güvenle uyudum. İlk defa babamdan sonra bir erkeği kaybetmekten korktum. Anlıyor musun ? Korkuyorum. Eğer o giderse, ölürüm. Yaşayamam. İlk defa bir erkekle ilklerimi yaşamışken onu bırakamam. Ona bu kadar aşıkken gitmesine izin veremem ! Daha ona onu ne kdar sevdiğimi bile söylemedim. Sadece ondan nefret ettiğimi söyledim. Bu yüzden izin veremem anlıyor musun ? İzin veremem.”
Dayanamayıp hıçkırmaya başladığımda hiçbir tepki vermeden amca beni dinliyordu.
“Onu kaybetmekten öyle korkuyorum ki. Gidemez. Yalvarırım, gitmesin. Hem sen yalan söylüyorsun. Değil mi ? O beni unutmayacak. Yalandı değil mi ? Hadi, ne olur yalandı de. O seni asla unutmayacak de. O seni asla ardında bırakıp gidecek bir adam değil de. Desene ! Neden konuşmuyorsun ha ! O bensiz yaşamaya devam etmemeli. Onun hayatında kimse olarak devam edemem. Varlığımdan haberi yokken, yaşayamam.”
Hıçkırıklarımla boğuşurken amca ruhsuz bir şekilde konuştu.
“ Üzgünüm, son 5 gün.”
22. Bölüm Sonu.
Okuduğunuz İçin Teşekkürler ! ^^
Eveeet, nasıldı beğendiniz mi ? Ben pek beğenmedim. İçime sinmedi. Bilmiyorum şu son sahne içime sinmedi. Yazmak için hayaller kurarken çok hevesliydim. Ama yazdığımda beğenmedim. Duyguyu tam veremedim. Sizi ağlatamadım. Galiba gece geç olduğundan ve bu bölümü 3 gündür yazdığımdandır. Her neyse,içime sinmeyen ve çook çook uzun olan bir bölümdü. Yine de sıkılmayıp okuduğunuz için teşekkürler. Word’de tam 19 sayfa yazmışım ! Ve 6823 kelime ! Yemin ediyorum ateş çıkıyor beynimden. Yeter artık,uyumak istiyorum. Haydi görüşürüz.
Ha bu arada unutmadan final bölümü ya çok uzun olacak ya da finalimiz 1 bölüm daha uzayacak. Aklımdaki final 24.bölüm ama 25’e de uzama ihtimali var. Finali hakkında bir tahmininiz var mı ? Varsa bizimle paylaşır mısınız *.* Neyse çok konuştum defolup gidiyorum..

Bu da Zehranın bahsettiği pijama :

[Resim: Free-Shipping-Cartoon-Rabbit-Sleepwear-s...artoon.jpg]

Nedense fotoğrafını atmak istedim Ag

Ve bu fotoğraflarda Zehra ve Min Ho'nun orman gezisinden fotoğraflar Ag

[Resim: 6d3dc758gw1ds57t707h5j.jpg]

Siz şu kızı aradan çıkarıp Zehranın yüzünü koyun pilis.

[Resim: snsd+yoona+lee+minho+eider+pictures+(2).jpg]

[Resim: 1408016211190338.jpg]

[Resim: lee-min-ho_1394084018_20140306_LeeMinHo_.jpg]

[Resim: 20130312_yoona_leeminho_eider6.jpg]

[Resim: 20120822093214_9947.jpg]

[Resim: Lee-Min-Ho-shows-his-various-charms-in-t...der_67.jpg]

[Resim: AsxgE9uA-qI.jpg]

Şu arkadaki evi de gittikleri kulübe olarak canlandırın pilis.

[Resim: images?q=tbn:ANd9GcQSFt2FShFRGBsNHrsAOfs...t6RgG67uFC]

[Resim: a272b-64441a2fgw1ef04rl00w2j20md12makk.jpg?w=676]

[Resim: 03.jpg]

[Resim: yoona-eider-leeminho-23.jpg]

[Resim: 264764_18418_3737.jpg]

[Resim: 262bc9339a75a0eb6feabfc07c8416cb.jpg]

[Resim: 6b520d15gw1e8btxh8w7oj20a40fa769_zps12e6...g~original]

[Resim: 20140327-120930.jpg]
 
_______________________________________________________



[Resim: xkqh5w.jpg]
02-15-2015 06:26 PM
Tüm Mesajlarını Bul Alıntı Yaparak Cevapla
park ze shi Çevrimdışı
Minoz Fan

Mesajlar: 1,433
Üyelik Tarihi: Jun 2013
Rep Puanı: 191
Mesaj: #24
Evimde Bir Yakışıklı Var !
 
İyi Okumalar…
23. Bölüm #
Zehra odadan çıktıktan sonra bebeğin ağlamasıyla yattığı yerden doğrulup bebeği kucağına aldı. Ağlamaya başladığında poposunu pışpışladı. Odadan çıkıp mutfağa girdiğinde Hümeyra tezgahın önünde bulaşık yıkıyordu. Çocuğun sesini duyar duymaz elini önlüğüne sildi ve kucağından çocuğu alıp Min Ho’ya teşekkür etti. Odaya geri girdiğinde aklı Zehraya takıldı. Gece vakti ormanda yalnız bırakmamaya karar kıldı. Kulübeden çıkıp etrafı kolaçan ettiğinde Zehrayı göremedi. Kulübeden biraz uzaklaştı ve temkinli bir şekilde ağaçların arasında gezindi. Gecenin karanlığından yaprakları seçilemeyen ağacın önüne geldiğinde birisi ona seslendi.
“ Min Ho !”
Etrafına bakındı. Ama kimseyi göremedi.
“ Adeırl..” [Oğlum.]
Şefkatli bir kadın sesi. Bir annenin oğluna seslenişiydi bu. Şimdi düşündü de, annesi onun için ne kadar endişeleniyordur. Oğlu ortalarda yoktu. Nasıl endişelenmesindi. Annesini aklına getirmemeye çalışarak ilerledi.
“ Min Ho, adeırl.” [Min Ho, oğlum.]
Türkçe değildi. Korece konuşuyordu kadın. Min Ho’ya sesleniyordu. Ama kadın ortalarda yoktu.
“ Odeisso ?” [Neredesin ?]
Duyduğu sesle irkildi. Kafasında daha başka insanların ona seslenme sesleri yankılanmaya başlayınca elini kulağına götürmek zorunda kaldı. İnsanlar Min Ho’ya sesleniyordu. Bir anne oğlunu çağırıyordu. bir baba oğlunu çağırıyordu.
“ Bogoşipta adeırl.” [Seni özledim oğlum.]
Kulağında yankılanan uğultular kesilmiyordu. Hala sesleniyorlardı Min Ho’ya. Farklı sesler. Bazen araya trafik sesi karışıyordu. Bazen de yağmur sesi. Bazen de bir ayak sesleri. Uğuldamalar artınca olduğu yere çöktü. Elleriyle daha fazla baskı uyguladı kulaklarına. Başı dönmeye başlamıştı. Kıpırdayacak hali yoktu. Birkaç adım önünde duran ağaç sallanıp duruyordu. Bir yukarı bir aşağı oynuyordu ağaç. Başı öyle dönüyordu ki hareket edemiyordu. Çöktüğü yerde bir süre bekledi. Ama olmadı.
Kesilmedi uğultular.
Gücünü toparlamaya çalıştı ayağa kalktı ama yine olmadı. Kulağına gelen uğultular arttıkça başı daha fazla dönmeye başladı. Gökyüzü buluştu yeryüzüyle. Ayağa kalkamaya çalıştı bir daha. Bu sefer başarmıştı. Ama hala dönüyordu başı. Bacakları bükülmüş bir şekilde birkaç adım attı ve önünde duran ağacın gövdesine koydu elini. Baş dönmesi daha da artınca gövdesine elini koyduğu ağaca sırtını yasladı. Bazı şeyler battı sırtına ama umursamadı. Yavaş yavaş kaydı ve vücudu buluştu toprak çalı karışımı zeminle. Gözlerini yumdu sakinleşmek için. Belki bir faydası olur diye düşündü. Ama bu sefer gözlerinde görüntüler canlandı.

Bir çocuk annesine koşuyor, annesi onu kucağına alıyordu.
Ve yüzüne patlayan ışıklar.
Fotoğraf makineleri.
Kameralar.
Çığlık atan fanlar.
Kırmızı halı.
Alkış sesleri.

Ağzından bir inleme çıktı. Anlında boncuk boncuk terler birikmişti. Başı hala dönüyordu. Gözlerini açtığında biraz daha rahatladığını düşündü. Uğultular azalmaya başladığında nefes alışverişleri hızlandı. Göğsü inip inip kalkıyordu. Ve bir ses duyuldu.
“ Min Ho çok acı çekiyor. Ve o, hatırlamaya başlıyor. Anılarını. Geceleri uyuyamıyor ve kabuslar görüyor. Kulağına garipten sesler geliyor ve midesi bulanıyor, başı dönüyor. Çok geç kaldın Zehra. Ona aşık olmak için çok geç kaldın.”
Yabancı bir adamın sesi.
“ Min Ho hatırlamaya mı başladı ?”
Zehranın sesi.
“ Bekleyeceksin Zehra. Belki 10 yıl belki 10 gün belki de..”
“Belki de..ömür boyu.”
“Sadece sabretmen lazım. İhtiyacın olan tek şey sabır. İnsanların dediklerine kulak asma ve onun sana geri dönmesini bekle. Elbet bir gün dönecek.”
“Peki neden ? Neden geldi bana ! Neden başkası değilde bana ! Madem gidecekti,madem beni terkedip unutacaktı neden geldi o zaman. Konuşsana neden ?!”
Ve uğultular kesildi.
Baş dönmesi de durdu.
“Onu da öğreneceksin. Sadece bekle Zehra.”
Yabancı bir adamın sesi.
“Peki kaç günü kaldı ? Min Ho’nun son kaç günü kaldı !”
Ve yine Zehranın sesi.
“Son 5 gün.”
Yabancı adamın sesi yeniden.
Son 5 gün.
“Onu kaybetmekten öyle korkuyorum ki. Gidemez. Yalvarırım, gitmesin. Hem sen yalan söylüyorsun. Değil mi ? O beni unutmayacak. Yalandı değil mi ? Hadi, ne olur yalandı de. O seni asla unutmayacak de. O seni asla ardında bırakıp gidecek bir adam değil de. Desene ! Neden konuşmuyorsun ha ! O bensiz yaşamaya devam etmemeli. Onun hayatında kimse olarak devam edemem. Varlığımdan haberi yokken, yaşayamam.”
‘Öyle bir şey asla olmayacak Zehra. ‘ diye geçirdi içinden.
‘Seni asla bırakmayacağımı söyledim.’
Bırakmayacaktı. Bırakamazdı. Bu yabancı adam her kimse yalan söylüyordu.
Zehra, ağlıyordu. Hemde hıçkırıyordu. Zehra ağlarsa çok çirkinleşirdi. Tavuk gibi görünürdü o ağladığında. Ve ağladığındaki ses tonu da ördek gibiydi. Bu yüzden onun ağlamasına asla dayanamazdı. Bir annesinin ağlamasına dayanamazdı, bir de Zehranın.
Nereden biliyordu ?
Çünkü hatırlıyordu.
Kesik kesik.
Atlayarak izlenen bir film gibi.
Kesik kesik.
Oturduğu topraktan yavaş yavaş kalkmaya çalıştı. Biraz zor da olsa kulübeye ulaştı. Odaya girdiğinde hemen yatağının içine girdi ve arkasını döndü.
Zehra geldiğinde o da sırtını Min Ho’ya döndü. Min Ho bunu bozup Zehraya döndü. Kolunu beline attı. Ve Zehrayı kendine çekti. Kafasını Zehranın ensesine gömdü. Elini Zehranın belinden çekip Zehranın eline yerleştirdi. Parmaklarını parmaklarının arasından geçirip ellerini yatağın kenarındaki boşluğa koydu.
“Adın Lee Min Ho. Min Çevik anlamına, Ho ise ışık anlamına geliyor. 22 Haziran 1987 doğum günün. Boyun 1.87 kilon ise 71. Göz rengin siyah. Burcun yengeç. Dünyada en çok sevilen aktörler sıralamasında 16. Sıradasın. Tüm ünlüler arasında ise 133. Gittiğin okullar sırasıyla Namsung İlkokulu - Banpo Ortaokulu - Danggok Lisesi- Gunguk Üniversitesi Film sanatlari Bölümü. İlkokulda takma adın “Kara” idi. Çünkü çok esmerdin. Ortaokulda takma adın “İskelet” idi. Çünkü çok zayıftın. Lisede ise “Şeytan” idi. Çünkü çok haylazdın. Okulunuzdaki en yüksek derecen ise sınıfında 16.olmuştun ve derslerin berbattı. Çocukluk hayalin futbolcu olmaktı. Çok iyi futbol oynarsın. İçinde et olan her şeyi seversin. Ama şu anki en sevdiğin yemek mercimek çorbası. Favori şarkıcın Lee Seung Chul, Im Jae Bum. En sevdiğin film türü ise korku,gerilim. Favori aktörün ise Leonardo Dicaprio. En çok ağladığın olay ise 5.sınıfta bir kaza geçirdiğinde ağladın. Çünkü futbolcu olma hayallerin sona ermişti. En çok korktuğun olay ise o kazadan sonra seni ambulansla hastaneye götürmüşlerdi en çok korktuğun olay da bu. Uyurken konuşursun. İşin senin için hep ön plandadır. Kan grubun ise A. İnsanlar senin yağmurlu havaları sevmediğini söylüyorlar ama yağmuru çok seversin. Pencereden yağmuru izlemeye ise bayılırsın. Sabah kalkar kalmaz ilk su içersin. Köpeğinin adı Choco. İlk görüşte aşka inanan aptalın tekisin..”
Zehra Min Ho’ya uzun bir konuşma yapınca Min Ho şaştı kaldı. Bütün bunları nasıl bilebiliyordu diye geçirdi içinden.
“ Bu yüzden senden nefret ediyorum Min Ho.”
Kafasını Zehranın ensesinden çekip saçlarına gömdü.
“ Biliyorum, bende bu yüzden seni seviyorum zaten.”
Zehra gülümsedi.
Min Ho gülümsedi.
Ama Min Ho Zehranın bunları söylemekteki amacını bilmiyordu.
‘Senin hakkında çok şey biliyorum Min Ho. Ben bütün bunları unutmayacağım. Ama sen unutacaksın. Hafızası zayıf olan aptalın tekisin.’
“ Adın Zehra Ziya. 14 yaşındayken doğum gününde milletvekili olan babanı kaybettin. Annen o sıralar hamileydi. Babanın ölümünden sonra annen bebeğini düşürdü. Bu yüzden hep bir anne olmak istersin. En büyük hayalin iyi bir anne olmaktır. Diğer hayalin ise bir kafe açmaktır. Açacağın kafenin dekorasyonu bile hazır. Boyun 1.77 kilon 60. İstanbul Üniversitesi Radyo-Televizyon-Sinema bölümü okuyorsun. Depresyona girme sitilin çok farklı. Soğuk suda banyo yapıyorsun. Ve sonunda ise hastalanıyorsun. Çok salaksın. En sevdiğin yemek yoktur. Her şeyi yersin. Bir oturuşta saatlerce çiğköfte yiyebilirsin. Çok yemene rağmen kilo almazsın. Çünkü çok hareketlisindir ve metabolizman hızlı çalışır. En sevdiğin renk mavidir. Ama genelde siyah giyinirsin. Odanda bir köşede hep bir ekşi yüz kavanozu bulunur. Ders çalışırken sakız çiğnersin sürekli. Sınavda da o sakızdan çiğnersin. Bunu yapma sebebin de bilgilerin sakıza yapışacağını düşünmen. Bu yüzden 8 dersten kaldın. En büyük korkun ise terkedilmek. Birilerinin seni terkedeceğini düşündüğünden hayatına yeni birilerini almazsın. Çok az arkadaşın vardır. Ve hep arkadaşlarınla aranda bir mesafe vardır. Ağladığında tavuk gibi olursun. Kulaklığın olmadan yaşayamazsın. Ve kendini beğenmiş insanlardan nefret edersin. Ha bu arada doğum günün 14 Şubat 1988. Balık burcusun. Ve insanların seni terkedeceğini düşünen aptalın tekisin Zehra.”
Bu kadar çok şey biliyordu demek ki Zehra hakkında.
Zehra gülümsedi.
Min Ho gülümsedi.
Ve Zehra kendini Min Ho’nun kollarında huzurlu bir uykuya bıraktı.

*

Eve geldiklerinde Zehra uymadı. Min Ho da uyumadı. Çünkü uyuyarak vakit geçirmek istemiyorlardı. Ne kadar yorgun olsalar da.
Zehra eline telefonunu aldı ve oturma odasında koltukta oturan Min Ho’nun yanına gidip dizine uzandı. Min Ho bir yandan portakal soyuyor bir yandan da Zehra ile muhabbet ediyorlardı. Min Ho portakaldan bir dilim alıp Zehranın ağzına verdi. Zehra ise instagram’da geziyor, Min Ho’ya replik okuyordu.
“ Bir ilişkide her zaman bir taraf daha az sever.”
Zehra repliği okur okumaz yattığı Min Ho’nun dizinden kalktı. Min Ho çenesinin ucuyla telefonu işaret ederek “ Açıkla bunu hadi.” Dedi. Zehra sinirle koltuktan kalktı ve odadan çıkarken Min Ho’ya bağırmayı da ihmal etmedi.
“ Senden nefret ediyorum Min Ho !”
Ve tabii Min Ho da cevap vermeyi ihmal etmedi.
“ Bende seni seviyorum Zehra.”
Zehra tam sinirle odasına çıkacaktı ki geri döndü. Oturma odasına geri girip koltuğa oturdu. Böyle küçük sebepler yüzünden tartışmak çok saçmaydı ona göre. Tam zıttı beraber vakit geçirmeleri gerekiyordu. Zehra bir dizi buldu ve Min Ho’nun dizine geri uzandı.
“ Hadi bir diziye başlayalım. Çok güzel bir dizi buldum.”
Min Ho cevap vermedi. Zehra diziyi ararken bir video’ya rastladı. Ve hemen açtı video’yu. Min Ho diziyi açtığını sandı ve video’yu izlemeye koyuldu.
Bir kız ile bir oğlan öpüşüyordu.
Ama bu kız öylesine bir kız değildi.
Min Ho’nun eski sevgilisi olan Park Min Young idi.
Min Ho da biliyordu o kızın kim olduğunu.
“ Bak bak eski sevgiline bak neler yapıyor gördün mü ? Seni hiç sevmemiş. Oğlanla yaptığı şeylere bak.”
Min Ho gülmek istedi ama yapmadı.
“ Ya ya, Zehra. Sizi de gördük.”
Zehra hemen tek kaşını kaldırıp Min Ho’ya baktı.
“ Ne yapmışım ben ?”
“ Siwon’un baklavalarına salyalarını akıta akıta baktığını gördük sizinde.”
Zehra utandı, yerin dibine girdi. Ama bir yandan da düşündü. Ne alakası vardı bunun şimdi bununla ?! Cevap vermemesi gerektiğini düşündü ve dizinin ilk bölümünü açtı. İlk 3 bölümü bir oturuşta beraber izlediler. Elleri boş olduğundan bir günde 10 bölümü bitirdiler. Ertesi gün Zehra okula gideceğinden Min Ho ile sözleştiler. Min Ho evde 3 bölüm izleyecekti. Zehrada okulda boş bulduğu zaman izleyecekti. Ama Zehranın unuttuğu bir şey vardı. Pazartesi günü okullarının radyo programında sunuculuk yapacaktı. İçinden kendi kendine bir küfür savurdu. Kendine küfretti. Nasıl unutabilirdi böyle bir şeyi ? Gece bir yandan ne konuşacağını düşündü bir yandan da saatin geç olduğunu uyuması gerektiğini düşündü.

*

Okullarının radyosunun stüdyosuna girdi. Orada birkaç saat radyo programının saatinin gelmesini bekledi ve aradan 1 bölümü çıkarmıştı bile. Radyo programının saati geldiğinde Zehra yerine oturdu. Kulağına kulaklığını taktı ve bir kez daha geçirdi içinden ne söyleceklerini.
Sonunda radyo programının saati geldiğinde çalışanlardan işaret aldı. Radyo-Televizyon-Sinema okuduğu için son sene öğrencileri okullarının radyolarında bir kez program sunuyorlardı ve puan alıyorlardı. Aslında Zehra mezun olduktan sonra radyo sunucusu olmak istemiyordu. Program yazarı olmak istiyordu. Açıkçası bu düşünce izlediği diziden sonra oluşmuştu. Ama eğer uygun bir radyo programında bir iş bulursa neden olmasındı. Gerçi dedesinin onu çalıştıracağını düşünmüyordu ama her neyse.
Kulaklığını ve mikrofonunu düzeltti ve basması gereken tuşlara bastı.
“ İyi akşamlar İÜ FM dinleyicileri. Yağmurlu günlere merhaba. Elimize kahvemizi, kitabımızı alıp pencerenin önüne geçme günlerine de merhaba. Müzik dinlemenize hiç gerek yok. Yağmurun, cama çarpış sesi en güzel melodili müziktir zaten. Yeni başlayacağınız kitabın ilk sayfasını açın ve kitabın ilk cümlesini okuyun. Bütün kitabı size özetleyecektir zaten o ilk cümle. Sehpanın üzerindeki büyük kupa bardağınızı elinize alın. Bazı insanlarınki tek renktir, bazıların ki ise tuttuğu takımın armasının basılı olduğu bir kupa bardaktır. Sıcak kahvenizi yudumlayın ve içinizin ısınmasına izin verin. Kafanızı kaldırın ve pencereden dışarıya bakın. Dalın bir süre.. ellerinizi kupa bardağınızın çevresine dolayın ve eliniz ile kalbinizi ısıtın. Daha sonra kitabınıza geri dönün ve okuyun bir cümle daha.
‘Bir şarkıyı tekrara sardığınızda, tekrara sardığınız şey şarkı değil, anılarınızdır.’
Anılarınızı tekrara sarmaya ne dersiniz ?”
Kulağından kulaklığını çıkardı ve bazı tuşlara bastı. Şarkı çalmaya başlamıştı bile.
‘Zakkum & Cem Adrian – Biraz Uyu’
Çalışanlara baktığında baş parmaklarını yumruk yaptıkları ellerinden yukarıya çıkarmış ona gülümsüyorlardı. Ama Zehra beğenmemişti. O kadar ders dinlemişti ama hiç biri bir işe yaramamıştı. Tam oturup ağlayacakken telefonu çaldı ve hemen baktı arayana. Tahmin edildiği gibi arayan Min Ho’ydu. Min Ho, Zehranın okulunun sitesinden dinleyecekti radyo programını. Ve büyük ihtimal bu yüzden aramıştı. Min Ho ile bir süre konuştuktan sonra Zehra kapattı telefonu ve okuldan çıktı. Okullarının yakınındaki alış veriş merkezini gözüne kestirdi. Alış veriş merkezine girip Min Ho’ya birkaç parça kıyafet aldı. Ve en çok almak istediği şeyi aldı Min Ho’ya. Siyah renkli bir trençkot almıştı. Altına da siyah bir pantolon aldı ve içine de kareli gömlek alıp alış veriş merkezinden dışarıya çıktı.

*

Eve geldiğinde beraber birkaç bölüm daha izlediler. Ve son 5 bölümleri kalmıştı finale. Aynı onların hikayelerinde de olduğu gibi. Son 5 gün. Hala aklından çıkmıyordu. Bu günden sonra da tam 3 gün kalmıştı. Yani 4 Nisanda gidecekti Min Ho.

*

Min Ho ile beraber bir şeyler yapmak istediler. Bir nevi randevuydu. Hiç randevuya çıkmamışlardı. Sinemaya gidip, yemek yememişlerdi. Lunaparka gidip, pamuk şeker yememişlerdi. Daha yapacak çok şeyleri vardı. Zehranın Salı günü okulu olmadığından o gün gitmeye karar verdiler. Zehra altına siyah bir pantolon çekti ve üzerine de kırmızı siyah kareli gömlek giydi. Onun üzerine de siyah bir deri ceket geçirdi. Parmaklarına altın sarısı eklem yüzüklerinden taktı. Saçlarını saldı ve hafifte bir makyaj yaptı. Siyah büyük bir çantayı koluna taktı. Aşağıya indiğinde Min Ho Zehranın aldığı kıyafetleri giymişti ve oldukça, ne oldukçası be tamamiyle harika görünüyordu.
Zehra merdivenin ucuna oturdu ve siyah botlarını giymeye çalıştı. Ayağını botunun içine geçirdi ve botundan çekiştire çekiştire giymeye çalıştı. Böyle olmayınca elini botunun içine soktu ve giymeye çalıştı. Ama yine olmadı. Eli acımıştı. Min Ho hemen önünde belirdi ve Zehranın elini yakalayıp elini üfledi.
“ Botunun iplerini açarsan eğer daha kolay giyersin Zehra. Bu kadar da aptal olma lütfen. “
Bir yandan Zehraya kızıyor bir yandan da Zehranın botunun iplerini açıyordu.

*

Evden çıktıklarında Zehra Min Ho’ya baktı ve onda bir değişiklik gördü.
Ha ?
Min Ho ‘nun yüzünde maske yoktu.
“ Min Ho ne yapıyorsun ya birisi farkederse ? “
“ Fark etsin ne olacak. Böyle nereye kadar yaşayacağım ? İnsanlar eninde sonunda seni ve beni öğrenecekler değil mi ? Eninde sonunda seni açıklayacağım Zehra. O zaman ne olacak ? Bence şimdi öğrenmeleri en doğrusu olur. “
Zehra cevap vermedi önüne dönüp bahçenin kapısını açtı ve dışarıya çıktı.
“ Şu geçen ki kız ne oldu ?”
Zehra Min Ho’ya bakmadan cevap verdi.
“ Forumda konu açmış. Ben gördüm falan filan diye. Eli titrediğinden fotoğraflar bulanık çıkmış. Öyle de olunca kimse inanmamış tabii.”
Min Ho onaylarcasına kafasını salladı. Min Ho elini Zehranın eline kaydırdı. Parmaklarını parmaklarının arasından geçirdi. Zehra bir tepki vermedi. Alışmıştı artık çünkü. Durağa geldiklerinde bir süre beklediler ve gelen otobüse bindiler. Min Ho Zehraya bir yer buldu ve onu oraya oturttu. Uzun bir otobüs yolculuğundan sonra alış veriş merkezine gelmişlerdi. Sinemaya girmeden önce yemek yediler. Daha sonra bir komedi filmi bulup ona girdiler. Film esnasında bir şey olmamıştı ama yemek yerlerken birkaç kişi fotoğraflarını çekmişti. Min Ho sanki hiç görmemiş gibi umursamadı. Ama Zehra kasılmıştı. Rahat rahat yemek yiyememişti. Kesin ertesi güne haberler çıkacaktı. Fotoğraflar yayılacaktı. Ama umursamamaya çalıştı. Şu an anın tadını çıkarması gerekiyordu.

*

Filmden çıktıktan sonra alış veriş merkezinin bahçesindeki lunaparka gittiler. Parkın kapısından giriş yaptıklarında Zehra Min Ho’ya baktı. Min Ho Zehraya. Zehra asla binemezdi böyle şeylere.
“ Hadi bak şurada oyuncak var oraya gidelim.”
Zehra çenesiyle ayıcık yakalama makinesini gösterdi ve oraya gittiler. Min Ho 3 kez denedi ama alamadı oyuncağı. Zehra vazgeçti o oyuncaktan.
“ Şurada da başka bir oyuncak var oraya gidelim.”
Zehra Min Ho’yu kolundan tutup sürükleyerek oyuncağın olduğu yere götürdü. Zehra Min Ho’nun eline silahı tutuşturdu.
“ Haydi City Hunter göster marifetini.” Diye keyifle kıkırdadı Zehra. Min Ho karşısında duran balonlara baktı. Bunların hepsini vurması gerekiyordu yani öyle mi ? Çocuk oyuncağıydı onun için. Hatırlıyordu. Lisedeyken bir kızla randevuya çıktığında o kız da Min Ho’yu bu oyuncağa getirmişti. Ve Min Ho da oyunu kazanmış, kızın eline pelüş ayıcığı tutuşturmuştu. Böyle gereksiz şeyleri hatırlıyordu işte. Filmin bu kısmını atlamamıştı demek ki.
Min Ho tek gözünü kıstı ve elindeki iğne silahını balona doğrulttu ve hedefi alıp ateş etti. Ve bam ! Tamda Min Ho’dan beklenildiği gibi isabet etmişti balona. Ve bir daha bam ! Bir daha ve bir daha bam ! 5 balonu da tam isabet vurunca satıcı Zehranın eline kocaman bir ayıcık tutuşturmuştu. Zehra çocuk gibi sevinmişti bu duruma. Aynı dizilerde de olduğu gibi. Ama bir şey vardı, mutlu değildi. Tadını çıkaramıyordu anın. İçinde kötü bir his vardı.

*

Akşam olduğunda durakta inmiş eve doğru yürürken yağmur bastırmıştı. Hafiften yağmur çiselerken bir şey yoktu ama daha da hızlanınca koşmak zorunda kalmışlardı. Min Ho üzerindeki siyah trençkotu çıkarıp kafalarının üzerine aldı ve eve doğru hızla koştular. Eve geldiklerinde Zehra kahve yapıp geçti pencerenin önüne. Yağmurun cama çarpış sesini dinlerken düşündü.

Yarın son günüydü.
Min Ho gidecekti.
Ve Zehrayı unutacaktı.
Daha sonra mı ?
Zehra, ölecekti.
Her gün, nefes aldığı her gün yeniden ölecekti.
Min Ho ise bütün bunlardan bihaber yaşamaya devam edecekti.
Yeni bir kadın girecekti hayatına, belki de o kadını Zehradan daha çok sevecekti.
Zehranın varlığından bile haberi olmadan yaşayacaktı.
Zehra onun için ‘hiç kimse’ olacaktı.
Min Ho yaşayacaktı.
Ama Zehra ölecekti.
Çünkü Min Ho’dan başka kimseyi bir daha bu kadar çok sevemeyecekti.
Artık normal hayatına dönemeyecekti.
O olmayacaktı, biz diye bir şey olmayacaktı.

Min Ho Zehranın yanına gelip oturduğunda Zehra bütün düşüncelerinden sıyrılmaya çalıştı ama olmadı. Yapamadı.
“ Ne düşünüyorsun ?”
Ne mi düşünüyordu ?
‘Olmayan geleceğimizi düşünüyordum.’ Diyemedi. Söyleyemedi ne düşündüğünü.
Cevap vermedi. Veremedi.
Ve Min Ho sorusunu yineledi.
“ Ne düşünüyorsun ?”
“ Yağmur hiç durmayacak sanki.” Diyebildi.
Ne diyebilirdi ki başka ?
Ve yüzünü camdan dışarıya çevirdi yeniden.
Zehra koltuğun yanındaki çantasını aldı. İçinden telefonunu çıkardı. Arayanı soranı yoktu. Geri koydu telefonu çantasına. Kahve bardağını yeniden aldı eline. Bitmişti kahvesi. İçinden söylenerek bardağı ortadaki sehpaya koydu. Çantasını koltuktan alarak ayağa kalktı. Odadan çıkarken çantasının kulpu kapının kulpuna takıldı ve çantası yere düştü. Zehra çantasından dökülenleri toparlamaya çalışırken koltukta oturan Min Ho Zehraya seslendi.
“ Dur.”
Zehra kafasını kaldırıp Min Ho’ya baktı. Min Ho koltuktan kalkmış ona doğru geliyordu. Yanına geldiğinde Min Ho eğildi ve çantasından dökülen hap şişesini aldı yerden. Min Ho doğruldu ve şişeyi çevirdi.
“ Bu ne hapı ?”
Zehra yine cevap veremedi. Ne hapı olduğunu söyleyemezdi. Kızardı ona.
“ Sana ne hapı diye sordum !”
Min Ho sesini yükselttiğinde Zehra ürktü.
“ Ağrı kesici.” Diyebildi. Eğer Min Ho aptal değilse onun ağrı kesici değil de antidepresan olduğunu anlardı.
“ Bana yalan söyleme Zehra !”
Aptal değildi.
Anlamıştı.
Nefesini sinirle dışarıya verdi ve alt dudağını dişledi.
“ Ne zamandan beri kullanıyorsun bu hapları ?”
Sesi şimdi ise yumuşak çıkıyordu.
“ 11 yıl önce başlamıştım.”
Kelimeleri ağzından iple çekerek çıkarabilmişti sanki. Konuşamadı. Kafasını bir çocuk gibi eğdi.
“ Yalan söyleme bana Zehra.”
“ Yalan söylemiyorum Min Ho.”
“ Sen hap falan kullanmıyordun Zehra. Biliyorum. Tedavini yarıda bırakmıştın değil mi ? Bana demiştin sen son 5 yıldır iyiye gidiyordun. Yeniden tedaviye mi başladın ?”
Cevap veremedi Zehra.
“ Benim yüzümden mi başladın Zehra ? Bunu sana ben mi yaptım ?”
Kafasını kaldırdı Zehra. Utangaç gözlerle baktı Min Ho’ya.
“Benim yüzümdendi. Senin bir suçun yok. Sadece kendi kendime kuruntu yapıyordum. Beni terkedeceğinden korkuyordum sadece. Bu yüzden başlamıştım. Senin bir suçun yoktu.”
Min Ho elindeki hap şişesini sinirle yanındaki duvara attı ve şişe parçalara ayrıldı. Kapsüller dağıldı etrafa.
“ Benim yüzümden bu haldesin değil mi ? Bütün bunların sorumlusu benim.”
Min Ho Zehraya bir adım attığında Zehra korkuyla bir adım geriledi.
“ Senin suçun yok Min Ho.”
Sesi titrek çıkmıştı.
Min Ho bir adım daha attı Zehraya. Ve Zehra yine geriledi. Min Ho Zehranın üzerine yürüyüp Zehrayı kapının köşesine sıkıştırdı. Yüzünü Zehraya yaklaştırıp bağırdı Zehranın yüzüne doğru.
“ Benim yüzümden dibe battın. Değil mi ? Bütün bunların sorumlusu benim. Yalandı Zehra. Seni terketmeyeceğim dedim ya hani. Yalandı işte. Hangi erkek yapar ki bunu ? Hangi erkek dokundurtmayan kadının yanında daha fazla kalabilir ki ? Bende istedim. Sana dokunmak istedim. Sahiplenmek istedim. Ama sen hep kendini geri çektin Zehra. İzin vermedin. Bizim sonumuzu sen kendin çizdin.”
Ve yüzünü yaklaştırdı Zehraya.
“ İzin ver de, sahipleneyim seni. Dokunabileyim sana. “
Yüzünü sağa doğru yatırdı ve gözlerini Zehranın dudaklarına dikti. Biraz daha yaklaştı Zehraya.
Dudaklarını tam dokunduracakken Zehra yüzünü sağa yatırdı ve mırıldandı.
“Yapma.”
Min Ho sinirle geri çekildi. Ve ağzından bozuk bir kahkaha çıktı.
“Yapma ha ? Öyle mi ?”
Elini sinirle saçlarına daldırdı.
“ Bu nasıl iş ya ? Dokunamıyorsun, öpemiyorsun, sahiplenemiyorsun.”
Zehranın gözlerinden göz yaşları hafifçe süzülmeye başladığında MinHo sesini daha çok yükseltti.
“ Ağlama. Ağlayınca tavuk gibi oluyorsun. “
Ellerini sanki suçluymuş gibi havaya kaldırdı.
“ Tamam, dokunmuyorum. Öpmüyorum. Sahiplenmek de istemiyorum. Rahat olabilirsin. Benden sana zarar gelmez.”
Kapıyı sinirle çarparak odadan çıktı.
Ardında bir enkaz bırakarak.
Zehra yavaşça kaydırdı sırtını kapıdan. Yere çöktüğünde gözyaşları yeniden hareketlendi. Elini ağzına götürüp hıçkırmasını engellemeye çalıştı. Boğuk boğuk sesler çıkıyordu ağzından. Gözünü yerdeki kırık cam parçalarına sabitledi.
“ Zehra ?”

Min Ho’nun sesi.
Onun sesi.

“Efendim ?” diyebildi boğuk sesiyle Zehra. Ama Min Ho’nun duyduğunu pek sanmıyordu.
“Üzgünüm Zehra. Hayatını mahvettiğim için özür dilerim.”

Hayır Min Ho.
Beni bulunduğum dibden çıkaran sendin.
Hayatıma güneş gibi doğan sendin.
Hayatımı mahveden sen değildin.
Bendim.
Kendi hayatımı kendim mahvettim.
Senin bir suçun yok.
Diyemedi. Sadece ağladı.

“Görmezden gelmeye çalışıyorum ama berbat hissediyorum. ‘Ne düşünüyorsun ?’ İki kere sordum ve sen sadece yüzüme baktın. ‘Yağmur durmayacak gibi. ’ cevap verdin gönülsüzce. Sonra camdan dışarıya tekrar baktın. Bu günlerde sık sık yüzünün bu tarafını görür oldum. Az önce de olduğu gibi. İç çektin. Her iç çekişinde daha da dibe batıyorsun. Farkında değilsin. Bütün bunlar geleceğimizi gösteriyor. Olmayan geleceğimizi.”
Kafasını dizine gömdü Zehra ve hiç utanmadan hıçkırmaya başladı. Kafasını yukarıya kaldırdı. Sabır diledi. Büyük bir sabra ihtiyacı vardı.
‘Ağlayınca tavuk gibi oluyorsun.’
Umursamadı. Ağlayarak rahatlamaya ihtiyacı vardı. Ve bir daha hıçkırdı. Bir el kalbine gidiyordu sanki, o el sürekli kalbini sıkıyordu. Hıçkırdı ve yine hıçkırdı.
Duyulan tek ses Zehranın ağlama sesiydi.
Aynı Min Ho’nun da dediği gibi ördek gibiydi sesi.
Zehra elini kalbine götürüp vurmaya başladı.
“ Ağlama Zehra.”
Tembihledi kendine ama olmuyordu. Ağlıyordu işte.
Gücünü toparlayıp ayağa kalktı ve elini kapının kulpuna götürdü. Yavaşça kulpu aşağıya indirip kapıyı açtı. Min Ho kapının önünde, dizlerini karnına çekmiş bir şekilde oturuyordu. Sırtı kapıya dönüktü. Zehra odadan çıkıp kapıyı kapattı ve Min Ho’nun yanına oturup sırtını kapıya verdi. Dizlerini o da karnına çekti ve kafasını Min Ho’nun omzuna koydu.
“ Üzgünüm, Min Ho. Böyle olsun istemezdim.” Mırıldandığında Min Ho yüzünü Zehraya döndü. Zehra kafasını kaldırıp Min Ho’ya baktığında Min Ho elini Zehranın yüzüne koydu.
“ Ağlayınca tavuk gibi oluyorsun demiştim sana.”
Zehra kafasını öne eğdiğinde Min Ho Zehrayı çenesinden tutup kafasını kaldırdı. Min Ho yüzünü yana yatırıp Zehraya yaklaştığında Zehra tepki vermedi. Min Ho Zehraya iyice yaklaştığında Zehra gözlerini yumup elini, yüzünde olan Min Ho’nun eline götürdü. Min Ho biraz daha yaklaştı Zehraya. Dudaklarını hedefinden şaşırtıp Zehranın alnına dokundurdu.

*

Yavaş yavaş indi merdivenlerden genç adam. Daha yeni uykuya dalmıştı sevdiği kadın ve uyandırmaması gerekiyordu onu. Parmak uçlarında inerek sağa döndü ve odasının kapısını açtı,içeriye girdikten sonra yavaşça örttü kapıyı. Ama sert bir şekilde çöktü kaldı yere. Sırtını kapıya verdi,sabır diler gibi kaldırdı kafasını yukarıya. İnceledi bir süre tavandaki lekeleri..Elinin iç tarafını anlına götürdü,bastırdı avuç içinin en alt tarafını. Kalbinin ağrıdığı kadar çok ağrıyordu başı da.. Sanki birileri beyninin içinde ceviz kırıyordu.Ve istemsizce döküldü göz yaşları yanaklarına...Göz yaşları yanaklarından kayıp yüzünden aşağı damlarken o ağlamamaya çalışıyordu. Ağlamamalıydı. Sesini duymamalıydı kadını. Eğer onun hiçkırıklarını duyarsa,kendini affedemezdi kadın. Üzülürdü ve daha çok dibe batardı. O zaman kimse onu çıkaramazdı o dibten. Çünkü onu oradan çıkarabilecek tek kişi de dibe batmıştı.
Kaldırdı bir dizini yukarı adam,şidi bir bacağı yerde uzanıyor,diğeri de bükülmüş bir şekilde diğer bacağının yanında duruyordu. Kolunu bükülmüş olan dizinin üzerine koydu,diğer boşta kalan elini de gözüne götürerek sert bir şekilde savuşturdu gözyaşlarını,ama yine de durmuyorlardı. Dökülmekte hala inat ediyorlardı. Tuzlu gözyaşlarının tadına bakarken,genç adam bir daha düşündü kadınını ne kadar çok sediğini.. Ağlamaması gerektiğini bildiğinden dudaklarını içine çekti sonra dışarıya saldı dolgun dudaklarını. Göz yaşları yanağında kurumaya başladığında o,dişlerini alt dudağına geçirip kemirmeye başladı. Hıçkırmak istiyordu ama yapamazdı,yaparsa uyanırdı kadını. Zaten zor uykuya dalmıştı onu bir de hıçkırıklarıyla uyandırmamalıydı.
" Erkekler ağlamazdı." Yalandı. Ağlıyordu işte..Hemde herşeyden çok sevdiği kadını için..

*

“ Bence katil kızın babası.” Diye saçma bir fikir attı Zehra ortaya.
“ Kesinlikle o değil. Katil başroldeki adam.” Dedi Min Ho, başını sağa sola sallayarak.
“ Başrol neden katil olsun ki ? Bence kızın babası katil.”
“ Eğer başrol katil olmasaydı adam o sarhoş hallerini rüyasında görmezdi. Adamın hastalığı var bence. Sarhoş olduğunda hiçbir şey hatırlamıyor. O sırada adamın annesi intikam için kıza saldırdı ve kızı bayılttı. Adamda o esnada sarhoştu ve kızın öldüğünü düşünüp kızı denize attı. Olay bu kadar basit. Katil başroldeki adam.”
Min Ho parmağını sağa sola salladı ve Zehranın düşüncelerini başka yöne çevirdi.
“ Hayır, kızın babası katil.”
“Bir baba neden kızını öldürsün ki Zehra ?” Min Ho bıkkınlıkla nefesini dışarıya verdi.
“ İddiaya girelim o zaman.”
Zehra oturduğu koltukta bağdaş kurdu ve Min Ho’ya dönerek serçe parmağını uzattı.
“ Bana uyar.” Dedi Min Ho Zehrayı taklit ederek, bağdaş kurdu ve serçe parmağını Zehranınki ile birleştirdi.
“ Bakalım o zaman katil kimmiş Min Ho efendi. Ha bu arada kaybeden kazananın istediği bir şeyi yapacak. Sorgusuz sualsiz.”
Min Ho başıyla onayladı ve Zehra video’yu oynattı.

*

“Ben sana dedim değil mi katil başroldeki adam diye !” Min Ho koltukta gülmekten kıvranıyordu, Zehra ise ağlamaktan gözü şişmiş bir şekilde Min Ho’ya bakıyordu. Katil başroldeki adam çıkmıştı ve adam 20 bölümdür aradığı katilin kendisi olduğunu öğrenince intihar etmişti. Zehrada başroldeki adamın ölmesine dayanamadığı için 10 dakikadır ağlıyordu ve ağlamaktan nefessiz kalmıştı da denilebilirdi.
“ Acaba senden ne istesem ?” Min Ho elini çenesine götürüp kaşıdığında Zehra sinirlenip Min Ho’nun kafasına yastığı çoktan yollamıştı bile.
“ Adam intihar etti burada, sen ne diyorsun !” Zehra hıçkırırken Min Ho kahkahalarla gülüyordu.
“ Buldum bile ne isteyeceğimi. Ama yapmak zorundasın. Sorgusuz sualsiz hemde.”

Saat : 18.35
Min Ho’nun gitmesine 1 saat kaldı.
Çünkü Min Ho Saat 19.30 civarlarında gelmişti Zehranın evine.
Güneş gibi doğmuştu hayatına.
O sıkıcı olan ev Min Ho’nun kahkahalarıyla dolmuştu.
Ama şimdi…
Sona geldiler.
1 saat.
Son 1 saat.
60 dakika.
3600 saniye.

Zehra sindiği köşeden kalktı ve banyoya gidip elini yüzünü yıkadı. Soğuk suyu yüzüne attığında rahatladığını hissetti. Kafasını kaldırıp aynaya baktığında bir zombi ile karşılaştığını sandı ilk önce. Dikkatli bakınca kendisi olduğunu fark etti. Ne zamandır bu haldeydi ? Gözü kızarmış, yanakları ise kızarmıştı. Ağladığında hep böyle olurdu. Aklına bir daha geldi.

Son 1 saat.

Elini yüzüne kapattı ve ağlamamaya çalıştı. Öyle de oldu. Ağlamadı. Şaştı kendiside. Normalde ağlaması lazımdı. Ama ağlamadı. Bu haline şu an ağlayabilirdi.

*

Min Ho Zehranın banyoya girmesiyle oturma odasından çıkıp kendi odasına gitti. Masasına oturup eline kağıt kalem aldı.
“ 008-3748-2934-532”
Yazdığı numaranın üzerinede “ Lee Min Ho seni çok özledi Zehra.” Yazıp kağıdı katladı ve yastığının altına koydu.

*

Yüzünü kurutarak banyodan çıkıp odasına gitti. Yatağına oturup ayak uçlarına baktı bir süre. Daha sonra kendini yatağına atıp tavanı izledi. Nefesini dışarıya verdi. Şimdi sakin olmalıydı. Yorganının altına girip yüzüne çekti yorganını. Yatağın sol tarafı çökesiye kadar kaldı yorganın altında. Yorganı bir elin üzerinden çekmesiyle irkildi. Min Ho kolunu kafasının altına almış Zehraya bakıyordu.
“ Uyumak mı istiyorsun ?”
Diye bir soru yöneltti Min Ho. Zehrada olumsuz anlamda başını salladı.
“ O zaman son dakikalarımızı böyle geçirelim mi ?” dedi Min Ho gülümseyerek.
“ Ne ?”
“Biliyorum, bugün son günümüz olduğunu.” Min Ho bakışlarını Zehradan çeki yorganın altına girdi. Ve Zehraya dönerek kolunu kafasının altına yeniden alıp Zehraya döndü.
“ Nereden biliyordun ?”
“ Duydum. Seni ve o yaşlı amcayı.” Zehra utanarak kafasını öne eğdi. Daha sonra Min Ho’nun yaptığını yapıp yüzünü Min Ho’ya döndü. Ve dakikalarca baktılar birbirlerine.
Hiç konuşmadan.
Ve sessizliği Min Ho bozdu.
“ Sanırım istediğim şeyi yapmak zorundaydın değil mi ?”
“ Ne ?”
“İddiaya girdik ya. Ben kazandım. Bu yüzdende istersem onu yapacaksın.”
Zehra gülümsemekle yetindi.
“ Anılla konuşmak, Hatçik Teyzegile tek başına da gitmek yok. Eğer nerede olduğumu sorarlarsa iş için yurt dışına gitti diyeceksin. Çiğköfte krizlerine girmek yok. Soğuk havalarda sıkı giyin yoksa gebertirim. Ben gelmeden kar oynamak da yok. Söz ver bana.”
“Söz.” Diyebildi sadece Zehra. Ve Min Ho yaklaştı Zehraya. Bakışlarını Zehranın dudaklarına sabitledi. Ve biraz daha yaklaştı. Biraz daha. Ve biraz daha. Burnu Zehranın burnuna değdiği esnada durdu. Yüzünü sola yatırdı hafiften ve dudaklarını Zehra’nın dudaklarıyla buluşturdu.
İşte o an zaman durdu.

Dudağına küçük bir dokunuş bıraktıktan sonra geri çekildi.
İstemsizce.

“ Hoşça kal Zehra, umarım benden daha iyileri çıkar karşına.”

Ve gülümseyip yeniden kızın dudaklarına yöneldi ve ufacık bir öpücük daha kondurdu.

“ Bütün bunlar aptal bir fanın kurduğu hayalden ibaret. Böyle düşün ve beni unut. Seni çok özleyeceğim.”

Ve bembeyaz bir ışık hüzmesi.
Göz alıcı.
Fazla beyaz.
Ve Min Ho ardında kırık bir kalp bırakarak gitti.
O, gitti.
Zehra’nın ‘o beni asla bırakmaz’ dediği adam öylece gitti.
Hem de beni unut diyerek.
Aptal adam.
Ve gözlerini hafifçe araladı genç kız.
Baktı sol tarafına.
Yoktu.
O, gitmişti
Min Ho, gitmişti.
Artık onun hayatında olmayacaktı.
‘Hiç kimse’ olarak yaşayacaktı.
"Hiç kimse."
Artık onların bir geleceği yoktu.

23. Bölüm Sonu !
Okuduğunuz için Teşekkürler ! ^.^
 
_______________________________________________________



[Resim: xkqh5w.jpg]
(Bu Mesaj 02-21-2015 12:10 AM değiştirilmiştir. Değiştiren : park ze shi.)
02-21-2015 12:06 AM
Tüm Mesajlarını Bul Alıntı Yaparak Cevapla
park ze shi Çevrimdışı
Minoz Fan

Mesajlar: 1,433
Üyelik Tarihi: Jun 2013
Rep Puanı: 191
Mesaj: #25
Evimde Bir Yakışıklı Var !
 
İyi Okumalar..

24. Bölüm #

SEZON FİNALİ #

1.PART #

|Tarih : 4 Ocak 2015 Saat 19.30 Yer : Filipinler|

[1.Gün- Sahnede gelen bayılma.]

Gözlerini araladı genç adam derin uykusundan. Ne zamandır uyuyordu ? Hemen kulağına ona seslenen insanların sesleri doldu. Birileri ona sesleniyordu.

Menajeri.

Yattığı koltuktan büyük bir zorlukla kalktı. Elini alnına götürdü. Başı ağrıyordu. Hem de fazlasıyla. Koltuğun karşısındaki aynaya yansıyan yansımasına baktı. Yüzü biraz solgundu. Bunu makyajla atlatabilirdi. Ama gözleri kıpkırmızıydı ve gerçekten başı ağrıyordu. İşte bu büyük bir sorundu. Serçe parmağını önüne düşen saçlarına götürüp düzeltti. İşaret parmağı ile orta parmağını yalayıp saç uçlarını düzeltti. Mikrofonunu da düzelterek kilitli olan kulisin kapısını açtı ve kulisten çıktı.

“ Ya ! Min Ho ! Ne kadar endişelendik senin için haberin var mı ? Niye açmıyorsun kapıyı !”

Min Ho cevap vermedi. Veremedi. Çünkü, başı dönüyordu.

“ Menajer Park, iyi değilim.” Diyebildi kulisin kapısının yanındaki masaya tutunarak.

“ Bak Min Ho, şu an sırası değil sen dünya turundasın. Bunu iptal etme gibi bir seçeneğimiz yok. Hem sen daha öncede rahatsız iken çıkmıştın sahneye. Alışkınsın. Sorun olmaz. Topla kendini.”

Min Ho elini çekti masadan. Yanına gelen kızın göz altlarına son bir dokunuş yapmasına izin verdi. Hafiften de öksürerek Menajerine bunu yapacağını belirtti. Kenarlarında ışıklandırma olan merdivenleri tırmandı ağır ağır.

İyi değildi, bunu biliyordu.

Ama fanları için dayanmalıydı, bunu da biliyordu.

Karşısına duvarları siyah renkli, sadece yol kenarlarında ışıklandırmalar olan neredeyse karanlık denilecek karanlıkta olan koridor çıktı. Emin adımlarla koridorda ilerledi. Zincirli, zımbalı olan botları boş koridorda metalik ses bırakırken o ilerlemeye devam etti. Koridorun sonuna geldiklerinde karşısına bir asansör çıktı. Asansöre binerek başını öne eğdi ve asansör yükseldi.

Çığlıklar.

Işıklar.

Kameralar.

Fanlar.

Ayağının altından dumanlar yükselmeye başladı.

Gece gökyüzünün karanlığından daha siyah gözlerimin içi
Yolum uzaklaşmaya başlıyor

Kalbimi dünyayla birlikte tüm yollar doldurdu,oh rüyalarım

Gözlerin ben bitkin olduğumda daha yakın ve berrak
Sen benim günışığımsın,tıpkı garip bir ışık hüzmesi gibi
Gizlice kalbimde parlıyorsun
Yolu takip ediyorum,yıldızları takip eder gibi

Çünkü oradasın,çünkü bana geldin
Bir gün fazladan yaşayacağım

Bana ışık saçıyorsun,beni tamamlıyorsun

Herşeyim diyebileceğim bir tek sen varsın bu yeryüzünde

Söyleyeceğim
Bir şarkı,senin için

Kelimeler kifayetsiz
Sadece senin gözlerinin içine bakacağım,aşkla

Senin için

“Senin için şarkı söyleyeceğim.”

Alkış sesleri.

Çığlıklar.

Yüzüne patlayan flaşlar.

El salladı fanlarına.

Onlar her şeyin en iyisini hak ediyordu.

Sahnede onu bekleyen sunucu, yanına geldi.

“ Oh, Min Ho-ssi ! Çok yakışıklı bir yüzün var !”

Min ho kırık bir kahkaha atıp teşekkür etti. Sunucu adam boş boş konuşurken Min Ho fanlarına bakıp gülümsemeye çalışıyordu.

Onlar için ayakta kalmalıydı.

Ama şu an kendini cidden iyi hissetmiyordu.

Geveze sunucu adam Min Ho’dan bir şarkı daha isteyince Min Ho oturduğu sandalyeden kalkmak zorunda kaldı. Dansçıları sahneye yavaş yavaş geldiğinde müzik çalmaya başlamıştı bile. Yavaştan yavaştan Burning Up çalmaya başladığında dansçıları Min Ho’nun yanında sıralandılar. Şarkıya girdiğinde Min Ho söylemeye başladı.

Seni bırakan o sevgiliyi unut,
Yaşlar yakışmıyor sana,
Sil kötü hatıraları,
Sadece bana bak, tut beni, hisset beni,
Bunu senin için yaptım derken,
Hepsi bir yalan,
Sana dediklerimden başkasına kulak verme,
Seni seviyorum derken,
Bir tek sen varsın derken,
Hepsi bir yalan,
Oh bu anda, gir kalbime,
Hissetmek istiyorum aşkını,

Şarkının devamını getiremedi.

Fanlar çığlığı kestiler.

Dansçılar dansı bıraktılar.

Elindeki mikrofon büyük bir gürültüyle yere düştü.

Min Ho yere bakan başını kaldıramadı.

Dansına devam etmeye çalıştı.

Ayaklarını oynatmak istedi.

Yapamadı.

Ayağının altındaki zemin göğe yükseldi.

Kulağına gelen sesler artık uğultudan ibaretti.

Çok acizdi.

Eğer sahnede bayılırsa her şey mahvolurdu.

Dudaklarından kelimeler kırık kırık döküldü.

Hissetmek istiyorum aşkını,

Söylediği kelimeler birer fısıltıdan ibaretti.

Hiçbir şey yapamıyordu.

Salondan birden uğultular yükseldi.

Ardından çığlıklar.

Ve birden çığlıklar kesildi.

Gözünü aydınlatan o ışıklar artık, yoktu.

Hayatını aydınlatan o ışık artık yoktu.

Vücudu sahnenin zemini ile buluştuğunda anladı.

İyi değildi hem de hiç.

***

[1.Gün- Min Ho kim ?]

Yorganı daha fazla sıktı. İçinden haykırmak geliyordu. Bağırmak çağırmak. Gözlerinden bir damla yaş süzülüp yastığını ıslattığında anladı.

İyi değildi hem de hiç.

Büyük zorluklarla yataktan çıkmayı başardı. Merdivenlerin korkuluklarına tutunarak aşağıya inmeye çalıştı. Ayakları tutmuyordu. Göz yaşları yanaklarından süzülmeye devam ederken genç kız da merdivenden inmeye devam ediyordu. Merdivenlerden inmeyi başardığında evin dış kapısını açıp çıktı dışarıya.

Hava çok soğuk, üşüyorum.

Soğuk hava yüzünü yalayıp geçerken adımlarını biraz daha hızlandırdı.
Karanlık gecede kaybolabilseydi keşke.
Tıpkı ağaçların yaprakları gibi.
Bahçe kapısına geldiğinde kapıyı da açıp çıktı caddeye. Çıplak ayakları soğuk beton zeminiyle buluşmuştu ve ayağına bazı şeyler batıyordu. Ama umursamadı. Biraz daha ilerledi ve siyah devasa kapının önüne geldi. Kapıyı sertçe yumruklamaya başladı genç kız.
“ Açın kapıyı !”
Kapıyı tüm gücüyle yumruklamaya devam ederken gücünü kaybetti ve yere çöktü ama hala kapıyı yumruklamaya devam ediyordu.
“ Açın dedim !”
Peki ya şimdi ne olacak ?
Kapının ardından sesler geldiğinde kapıyı yumruklamayı bıraktı. Ve kapı açıldı. Hatçik teyze kızın önüne eğildi.
“ Zehra kızım ne oldu ?!” sesi telaşlı çıkmıştı kadının. Genç kız boğazına oturan yumruya rağmen konuşmaya başladı. Ama kelimeler boğazını yakıp geçiyordu.
“ Gitti Hatçik Teyze. Min Ho gitti.”
“ Kim gitti kızım ?” genç kız kafasını kaldırıp ev sahibine baktı. Beynine hemen düşünceler hücum etti ve aklına türlü türlü senaryolar geldi.
“ Min Ho, Hatçik teyze. O, gitti.”
“ Min Ho kim ?” genç kız beyninden vurulmuşa döndü. Bakışlarını ev sahibinden ayırmayarak yaşlı kadının ceketinin yakasına yapıştı.
“ Hatçik Teyze ! Min Ho’dan bahsediyorum ! Min Ho !” sesini yükselttiğinde boğazı acımıştı. Ve artık ağrıyan sadece boğazı değildi.
Kalbiydi.
“ Yalan söylüyorsun değil mi ?” titrek seslerle ev sahibinin ceketinin yakasını daha fazla sıktı.
“ Yalan söylüyorsun !” bağırdı. Hem de fazlasıyla. Bu sefer boğazı cidden acımıştı.
“ Zehra, kızım neyin var ?” ev sahibi Zehranın aksine kısık sesle hatta şefkatle konuşmuştu.
“ Sen Min Ho’yu sevmezsin Hatçik Teyze. O yüzden böyle diyorsun değil mi,” kız bakışlarını yaşlı kadından çekip kocasına çevirdi. “Ama Abdulrezzak amca sen seversin Min Ho’yu sen yalan söylemezsin o yüzden.”
Yaşlı adam kıza acır gözlerle baktığında genç kız anladı.
Artık her şey bitti.
Ve vücudu soğuk beton zeminle buluştu.
İyi değildi, hem de hiç.

***

[2.Gün- Hastane.]
Gözlerini hastanede açtı genç adam. Kafasını sağa çevirdiğinde koltukta uyuyan menajeri ile karşılaştı.
İyi değilim demişti ona.
Ama o inatla ona sahneye çıkması gerektiğini söylemişti.
Vücuduna nereden geldiği belli belirsiz bir ağrı saplanınca gözlerini yumdu. Şu an hiçbir şey düşünmemesi gerekiyordu. Acaba yediği bir şey mi dokunmuştu ?Sanmıyordu.

***

[2. Gün- Hastane.]
Gözlerini hastanede açtı genç kız. Kafasını sağa çevirdiğinde koltukta uyuyan ev sahibi ile karşılaştı.
Yalan söylüyorsun demişti ona.
Ama o kadın kızın ne demek istediğini anlamamıştı.
Vücuduna nereden geldiği belli belirsiz bir ağrı saplanınca gözlerini yumdu. Şu an hiçbir şey düşünmemesi gerekiyordu.

*

Genç kız eve geldiğinde kendini ilk iş banyoya attı.
Suyun çıplak tene çarptığı zaman çıkardığı ses, insana huzur veriyor Min Ho.
Suyun altında saatlerce bekledi.
Bekledi.
Bekledi…
Belki Min Ho gelirde onu soğuk suda banyo yaptığı için azarlar diye bekledi..
Belki onu kucağına alıp yatağına yatırır diye bekledi..
Belki gelirde ona sıcak çorba yapar diye bekledi..
Sadece bekledi.
Ama gelmedi.
Yine de beklemekten vazgeçmedi.

*

[3.Gün- Bırakın beni !]
Banyodan çıkmaya vücudu titremeye başladığında karar vermişti genç kız. Min Ho eğer onun bu halini görseydi ağzından girer burnundan çıkardı kesin. Genç kız çıplak vücuduna beyaz havluyu sardı. Başınada beyaz baş havlusunu geçirdi. Vücudunu havluyla kuruladıktan sonra siyah kot pantolonunu geçirdi. Üzerine de tek renk siyah atletini giydi. Kırmızı hırkasını da üzerine geçirdikten sonra banyodan çıkmak için hazırlandı.
Ve bir kapı sesi duyuldu.
Min Ho geldi.
O geldi.
Elindeki tarağı, saç kurutma makinesini yere attı. Ve hemen karşıdaki kapıya koştu. Kapıyı büyük bir heyecanla açtığında karşısında gördüğü kişi ile daha büyük bir şok yaşadı da denilebilirdi.
Gelen, annesiydi.
“Anne,” diyebildi kırgın bir ses tonuyla. Kadın açık olan aralıktan içeriye girip oturma odasındaki koltuğa oturdu. Zehra da yanındaki koltuğa oturdu. Kadın büyük bir ciddiyetle evi izledi. Etrafı iyice süzdükten sonra, kızına bakmadan konuştu.
“Ev sahibin aradı, fenalaşmışsın. İlkinde gelemedim ama bu sefer geldim,” kız önce kelimeleri idrak etmeye çalıştı. ‘İlkinde gelemedim derken ?’ diye geçirdi içinden.
“Seni almaya geldim Zehra.” Kız hemen oturduğu koltuktan kalktı ayağa.
“ Anne,” diye mırıldandı ağzının içinde.
“ Zehra, ev sahibin sende bir gariplik olduğunu söyledi. Şu son 2 aydır garip davranıyormuşsun.”
“Ne,” odanın ortasındaki sehpaya çöktü genç kız. Saçının ıslaklığından ıslanan havlu sırtını ıslatmıştı.
“Doktorun ile görüşmende fayda var. Konya’da ki doktorumuza gidelim.”
Kız oturduğu sehpadan da kalktı. Annesinin istediğini yapan bir kadın olduğunu biliyordu. Onu götürecekti.
“ Buradan santim dahi kıpırdamam anne ben. Aklından çıkar bunu. Seninle asla gelmeyeceğim.” Genç kız annesinin yanından geçip gitmeyi planlarken annesi kızının bileğinden tutup onu sertçe geriye çekti.
“ Benimle geliyorsun dedim Zehra.” Kadın sesini ciddileştirince kız yutkundu. Ama bu kadar kolay pes etmeyecekti bu sefer.
Kadın ayağa kalkıp kızını da peşinde sürükleyerek odadan çıktı. Kız ne kadar çok çabalasa da annesi fazla güçlüydü. Kız annesinin elini salladı ve kadın bir an boşluğa düştü ve kız elinden kurtuldu. Kız evin kapısını açıp dışarıya çıktığında saçındaki havlu yere düştü ve ıslak saçları ortaya çıktı. Kız umursamadan bahçenin kapısını açıp dışarıya çıktı dışarıya çıkmasıyla annesinin korumalarıyla karşılaşması bir oldu.
“ Arabaya bindirin onu.” Arkasından gelen annesinin sert sesi kızı bir an afallattırdı. Ama kız adamları arkasında bırakarak koşmaya devam etti derken yere düştü ama yılmadan geri ayağa kalktı ve koşmaya devam etti. Omzuna doğru uzanan erkeksi el onu geriye çekti ve kız yalpalayıp yere düştü. Vücudu soğuk zeminle yeniden buluştuğunda kız iyice kendinden geçti, ayağa kalkmaya çalışarak annesine yöneldi. Zar zor ayağa kalktığında annesi biraz uzağında otoriter bir şekilde dikiliyordu. Genç kız geçirdi içinden,
Biz böyle değildik anne.
Kız annesine doğru büyük bir sinirle koşunca, annesinin önüne korumalardan biri geçti ve kadın korumasının arkasında kaldı. Kız bir an afalladı.
“ Kızından seni korumaların mı koruyor anne ? Ne zaman bu kadar aciz oldun ? Bana hiç sordun mu neyin var diye ! Gelmiş, gidiyoruz diyorsun. Daha neden böyle olduğumu sormadan. Biz böyle değildik anne. Bizim geleceğimizi sen çiziyorsun.”
Kız son cümlede sesini biraz alçattı ve o an aklına Min Ho geldi. O da aynısını söylemişti kıza.
Kız içindeki volkanı patlatarak haykırmaya başladı. Haykırmıyordu, ağlıyordu. Sokak kızın ağlama sesiyle dolduğunda annesi anladı.
Yeni bir kriz geliyordu.
Ve kızı aynı bataklığa yeniden girmişti.
“ Burası benim ait olduğum yer anne ! Anlıyor musun ! Asla seninle gelmeyeceğim.” Kız işaret parmağını annesine sallarken sesi de ördek gibi çıkıyordu. Vak vak der gibi.
“Benim evim burası anne.” Kız annesinin önündeki korumanın göğsüne vurmaya başladı.
“ Çekil önümden.” Haykırıyordu kız. Burası kalabalıktı, sokak gelen geçenler ile doluydu ama kimse onu duymuyordu. Aslında hayır. Onu duymasını istediği insan duymuyordu . Sadece bu. Diğerleri duymasa da olurdu onun için.
Annesi kızın arkasında duran korumaya seslendi.
“ Ambulansı çağırın.”
Genç kız durakladı. Korumaya vurmayı kesti.
“Ne,” diye mırıldandı.
“ Kriz geçiriyorsun farkında değilsin sen !” annesi otoriter sesle bağırdığında kız geriye birkaç adım geriledi.
“ Ben iyiyim,” ama söyledikleri birer fısıltıdan ilerisine gidemiyordu. Sırtı sert bir şeye çarptığında arkasındaki koruma elini kızın omzuna koydu.
“Üzgünüm efendim,”
Ambulans sesleri sokağı sessizliğe bürürken kız kaçmaya çalıştı. Kendini odaya kilitlemek istedi. Ama yapamadı. Hemen arkasında duran koruma elini kızın omzuna biraz bastırması bile yetmişti kızın yere çökmesine.
“ Hasta kim ?” duyduğu yabancı ses, sesin sahibinin ATT olduğunu doğruluyordu.
“ Psikolojik rahatsızlığı var, kriz geçiriyor. Sakinleştiriciye ihtiyacı var.” Kızın annesi yine o otoriter ses tonunu kullandığında kız iyice çileden çıktı ve onu tutan korumaların ellerinden kurtulmaya çalıştı.
“ Yardım edin !” diye haykırdığında sokaktan geçen birkaç insan dönüp kıza baktı ama hiçbir şey yapmadılar.
“Sizinle gelmeyeceğim !” kız haykırdığında ATT olarak düşündüğü kadın kızın önüne eğildi. Kız ayaklarını çırptığında kadın biraz geriledi. Kız bu sefer yalvarmayı bırakıp çığlık atmaya başladı.
“Buradan asla başka bir yere adım atmam, ben buraya aidim !” kız çığlığına karşılık kadın çantasından birkaç tüp çıkardı.
“ Buradan gidemem anlıyor musunuz !” kızın çığlığını vücuduna giren iğne kesmişti. Damarlarına soğuk bir sıvının aktığını hissetti. Islak saçları omzuna döküldü.
“ Buradan gidemem,” kız bu sefer çığlık atmıyordu, mırıldanıyordu.
“Geri dönecek, geri dönerse beni bulamazsa,” ve gözleri yavaş yavaş kapandı.
*
Gözlerini açtığı yer bir hastane odasıydı. Kafasını sola çevirdi ve koltukta yatan annesini gördü. Ona şu an nefret kusabilirdi. Kız kafasını bu sefer sağa çevirdi ve sehpanın üzerinde duran telefonuna uzandı. Telefonunu eline alıp lavaboya gitmeye hazırlanırken annesi uyuduğu koltukta kıpırdandı. Kız umursamayıp lavaboya girdi. Telefonunun tuş kilidini açtığında gelen bildirimleri gördü. Merak edip bildirimleri açtığında Minoz Turkey’in paylaştığı bir habere rastladı.
“ Lee Min Ho Filipinlerde verdiği fanmeeting sırasında sahnede bayıldı !”
Ve Zehra kafasını telefonun ekranından kaldıramadı. Şaka olmalıydı değil mi ? Ya da sürekli uydurulan şu haberlerdendi. Değil mi ? Öyleydi, tabii canım.
Kız ekranı aşağıya kaydırdı. Ve karşısına video çıktı.
Bu şakayı kim yapıyorsa cidden komik değildi.
Kız titreyen elleriyle video’ya dokundu ve video açıldı.
Önce, Min Ho dans ederken birden duraklıyor.
Kafasını eğiyor.
Kolları yanına düşüyor.
Ve elindeki mikrofon düşüyor yere.
Ayakları oynuyor ama vücudu hala tepkisiz.
Ve o hala yere bakıyor.
Gözleri kapanıyor ve vücudu bir örtü gibi yere yığılıyor.
Daha sonrası ise etrafı insanlar ile doluyor.
Kız hareket edemedi. Gözyaşları telefonunun ekranına düştü ve boncuk gibi izler bıraktı ekranda. Kız elindeki telefonu büyük bir gürültüyle yere düşürdü ve lavabonun kapısını açıp hızla lavabodan çıktı. Arkasına dahi bakmadan odanın kapısını da açıp koşmaya başladı. Hastanenin kapısını ararken birkaç kere yalpaladı ama yine de düşmeden hastanenin kapısını buldu. Kapıdan hızla çıkarken bir o hızla da koşmaya devam etti. İnsanlara çarpa çarpa hastanenin bahçesinde koştu. Hastanenin dış kapsından da çıkıp kaldırımda koşmaya devam etti. Eğer evin oradaki hastaneye geldilerse eve koşarak gidebilirdi. Evet orasıydı. Soğuğa meydan okuyamayacağını bildiğinden kırmızı hırkasına daha çok sarıldı. Saçları yüzüne dökülürken rüzgar o saçı geriye de atabiliyordu. Dengesini kaybedip yere düştüğünde ellerini kaldırıma dayayıp geri kalktı ve yeniden aynı hızıyla koşmaya devam etti.
*
Eve geldiğinde ilk iş Min ho’nun odasına attı kendini genç kız. Vücudu fazla da yorgundu. Odaya girer girmez içine farklı bir hava doldu. Gözünün önünde yeniden canlandı anıları. Daha birkaç hafta önce şurada beraber uyumuşlardı.
Dolabın üzerinden bavulu çekti ve çevik bir hareketle bavulu açtı. Dolabın kapağını açıp Min Ho’nun tüm kıyafetlerini bavula doldurdu. Yatağının üzerinde duran yorganı dürleyip yatağın üzerine koydu. Ve yastığı da alıp yorganın üzerine koydu. Yatağın altına eğilip baktığında hiçbir şeye rastlamadı. Kafasını kaldırdığında yatağın üzerinde duran bir defter ile kağıda ilişti gözü. Yatağa oturup eline defter ile kağıdı aldı. Önce deftere baktı. Bu Min Ho’ya verdiği günlüktü. Ve günlük kilitliydi ama anahtar bir ipe takılmış ve günlüğe bağlanmıştı. Zehra günlüğü bavula koyduktan sonra eline küçük kağıdı aldı bu sefer.
“ Lee Min Ho seni çok özledi Zehra.”
Geçirdiği bir anlık şokun ardından göz yaşları kağıda düştü. Kız göz yaşlarını avucunun içiyle silip kağıdı cebine koydu ve bavulu kapattı.

*

[5.Gün- Eskisi gibi olmayacak artık.]

Konya.
Bu şehir ona çok şey ifade ediyordu.
Ölüm.
Yalnızlık.
Acı.
Ve aşk.
Odasının kapısının önüne geldiğinde genç kız tüm düşüncelerinden arınmaya çalıştı. Elini kapının kulpuna götürdü. Ve kapıyı usulca açtı. Odasına girdiğinde her şeyin bıraktığı gibi durduğu kanısına vardı.
Duvarları posterlerle kaplıydı.
Min Ho.
Hallyu Starı Lee Min Ho.
Zehra’nın aşık olduğu Min Ho değil, Hallyu Starı Lee Min Ho ile kaplıydı odanın duvarları.
Masanın üzerinde albümler.
Kıyafet dolabının içinde baskılı t-shirt’ler.
Artık eskisi gibi olamayacaktı Zehra.
Bunu çok iyi biliyordu.

*

[7. Gün- Uyku.]

Genç kız evine geleli 2 gün olmuştu. Ama hala annesiyle 2 kelime dahi etmemişti. Gelir gelmez yatağına girmiş, başka da hiçbir şey yapmamıştı. Bavulları bile yerli yerindeydi.
“ 2 gündür uyuyor, uyumaktan başka bir şey yapmıyor..”
Annesinin sesi.
“ Böyle devam etmemeli. Konuşmayı hiç denediniz mi ?”
Yabancı bir adamın sesi.
“ Benimle konuşmuyor.”
Annesinin sesi yeniden.
“ Bir süre gözlemleyelim. Eğer eski haline dönecek olursa, yapacak bir şeyimiz yok maalesef. Bu sefer daha ağır tedaviye başlayacağız.”
Yabancı adamın sesi yeniden.
Ve uzaklaşan ayak sesleri.
Kız gözlerini yumdu ve kendini yeniden uykunun kollarına bıraktı.
Min Ho’suz bir uyku.
Belki rüyalarımda görürüm seni Min Ho,
Belki gelir bana beni ne kadar sevdiğini söylersin rüyalarımda,
Belki bana yeniden gülümsersin.
Kız gözlerini açtığında başı fena halde ağrıyordu.Üzerinden yorganı büyük bir yavaşlıkla çekip yatağından çıktı.Çıplak ayaklarıyla koridorda gezerken, merdivenlerden aşağıya indi. Mutfağa girdiğinde tezgaha göz gezdirdi.Bir şey bulamayınca buzdolabına yöneldi. Ve gözü buzdolabının üzerindeki mini takvimde takılı kaldı.

“11 Ocak Pazar 2015.”
1.Partın Sonu !
Okuduğunuz için Teşekkürler !^^

[Resim: hota5.jpg]

[Resim: 2605Lee01.jpg]

[Resim: minho.jpg]

[Resim: 462342804-lee-minho-attends-fan-meeting-...2TFQ%3D%3D]

[Resim: 66fcf33e1382c8c61ab145dc5430d4c6.jpg]

[Resim: 10810050_745621822152909_1413221962_a.jpg]
 
_______________________________________________________



[Resim: xkqh5w.jpg]
(Bu Mesaj 02-24-2015 09:49 PM değiştirilmiştir. Değiştiren : park ze shi.)
02-24-2015 09:45 PM
Tüm Mesajlarını Bul Alıntı Yaparak Cevapla
park ze shi Çevrimdışı
Minoz Fan

Mesajlar: 1,433
Üyelik Tarihi: Jun 2013
Rep Puanı: 191
Mesaj: #26
Evimde Bir Yakışıklı Var !
 
İyi Okumalar..
Sezon Finali #
Part 2 #
Son Part #
Sonunda finali yazıyorum. Umarım, beklentilerinizi karşılayan bir final olur. Sizden bir ricam olacak. Çook uzun bir bölümdü. Yazarken çok zorlandım ve çok vakit kaybettim. Sizi de çok beklettim sanırım. Ha ricaya gelirsek eğer, sonuna kadar hissederek kafanızda canlandırarak ve en önemlisi empati kurarak okumanızı rica ediyorum. Ve en başında belirteyim, doktorunun Zehraya teşhis ettiği hastalık tamamen benim uydurmamdır. Böyle bir hastalık yoktur. Fantastik bir hikayede fantastik bir hastalık, hani Pinocchio Sendromu gibi hayali bir hastalık bu..

*

Hemen yanı başında duran menajerine baktı Min Ho.
“ Anlamıyorum ki Min Ho ! Nereden çıktı dünya turunu iptal etmek ?” Menajer Park sinirle oraya buraya gidip gelirken Min Ho koltuğuna gömülüp gözlerini tavana dikti.
“ İyi değilim diyorum hala anlamıyor musun ? Bir kez daha sahnede bayılırsam ne olacak sence ? Birazda o fanları düşün. Heyecanla gelecekler, daha sonra ne olacak ? Min Ho sahnede rahatsızlanacak ve konser iptal olacak. Daha fazla masrafa girmeden iptal edelim şu turu.”
“ Hayır efendim iptal falan olmuyor dünya turu.” Menajer sinirle işaret parmağını sallayarak konuşmuştu.
“ Anlamıyor musun ! Dünya turu diyorum ! İptal etmezsek ne olacak o zaman ?!” Min Ho sinirle ayağa kalkarak ekledi “ Bende konsere çıkmam sizde kendi aranızda fanlarla eğlenirsiniz.” Sesi hiç şaka yapıyor gibi değildi. Gayet de ciddi çıkmıştı.
“ Min Ho, böyle yapma.” Menajerin sesi yalvarır gibi çıktığında Min Ho galibiyet bayrağını salladı.
“ Üzgünüm, şirketle konuşursunuz.” Deyip odadan çıktı Min Ho. 1 haftadır Filipinler’delerdi. Min ho rahatsızlandığı için uçağa binmeye korkuyordu. Yine fenalaşırsa uçakta doktor falanda bulamazdı. Bu yüzden biraz burada dinlenmek istemişti. Dünya turu da ertelenmiş gibi duruyordu. Şimdilik.
Min Ho odasına girer girmez kendini yatağına atıp tavandaki abartılı avizeyi izledi. Fazla altın renkliydi. Hala düşünüyordu, sahnede neden bayılmış olabilirdi ? Doktor tansiyonunun düştüğünü ve ağır iş programından olduğunu söylemişti. Ama nedense içinde bir yerlerde kötü bir his vardı. Kalbinin en derin köşesinde bir sızı vardı. Fazla büyüktü, ve o sızıyı durduramıyordu. İçmediği hap, yemediği serum kalmamıştı ama o acı yine de geçmiyordu. Kaliteli bir yapıştırıcı ile yapıştırılmış olmalıydı o acı kalbine. Yatakta doğrulup oturur vaziyete geçti. Ayaklarını yatakta sallandırdı ve saçlarını kaşıdı. Gözüne kıyafet dolabının kapağına iliştirilmiş takım elbisesi takıldı. Bu şu son fanmeeting de giydiği siyah takım elbisesiydi. Oturduğu yerden kalktı, ayağındaki otel terliğini sürüye sürüye dolabın önüne geldi. Eline takım elbisenin ceketini aldı. Ve ceketi evirip çevirip baktı. Ceketin kolunu sıyırdığında kolun iç tarafında yanık izi ile karşılaştı. Derin bir yanık izi değildi ama kumaşın iç tarafının rengi değişmiş ve büzülmüştü. Takım elbiseyi biraz daha evirdi çevirdi ve yakasını kaldırdığında orada da bir yanık izi buldu.
Yanık izleri.
Kalbinde taşıdığı izler gibi.
[8.Gün- Bana inanmıyorsunuz.]
Yaşlı adam elindeki gözlüğün sapını kemirerek kadına döndü.
“ Zehra ile konuşmayı hiç denediniz mi ?”
“ Deniyorum ama olmuyor ki. Konuşmuyor benimle.” Kadın rahatsızca kıvrandı koltukta. İçeriye hizmetçiler girdiğinde kadın hizmetçinin uzattığı tepsiden porselen kaplı bardağı alıp kahvesini höpürdetti.
“ Benim konuşmamda fayda var.” Deyip yaşlı adam büyük bir bıkkınlıkla ayağa kalktı. Bıkmıştı şu ailenin sorunlarından ve kadının sorumsuzluklarından. Yaklaşık 7-8 yıl önce evin kızını tedavi ediyordu. Şimdi yeniden aynı sorun peydahlanmıştı. Adam çıkıp da diyemiyordu ki ; kızınızın psikolojisi bozulmuş ! Anca kıza terapi uygulayıp duruyordu ve haplarını düzenli kullanmasını tembihliyordu. Yaptığı başka da bir şey yoktu.
*
“Anlatabilirsin kızım bana. Bana güvenebilirsin. Dinlerim seni, hatırlarsın dinlemiştim seni önceden. Yine dinlerim.” Genç kız bakışlarını ürkekçe adama çevirdi. Acaba derdini anlatsana dinler miydi ? Dinlerdi de anlar mıydı ?
“ Bir adam vardı,” derin bir iç çekti ve kalbini boşalttı. “ O bana beni sevdiğini söyledi, bende ona ondan nefret ettiğimi.” Yaşlı adam not aldığı defterden kafasını kaldırıp kıza baktı. Daha sonra arkasına yaslanıp kıza devam etmesi için işaret etti.
“Evimin banyosundaki küvette buldum onu. Kendini hatırlamıyordu. Hafızasını kaybetmişti. Yavru bir köpek gibiydi ve yardıma ihtiyacı vardı.” Kız birden durakladı. Bakışlarını adama çevirdi. Adam pür dikkat kızı dinliyordu. Bana inanmıyor diye geçirdi kız içinden.
Bana inanmıyor.
“ Bu süre boyunca ona yardım ettim, kıyafetler aldım, yedirdim, içirdim ve aşık oldum. Ona yaptığım en büyük iyilik ona aşık olmamdı. Yani öyle sanıyorum. Belki de çok büyük bir kötülük yapmışımdır ona aşık olmakla. Bilmiyorum.”
Kız bir daha iç çektikten sonra yorganını sıkarak devam etti.
“ Bir gün vücudu yok olmaya başladı. Yüzü ve elleri görünmemeye başladı. Yok oluyordu. Gidiyordu.”
Kız yine duraklayıp adama baktı. Adam gözlüğünün sapını kemiriyor, gözlerini kısmış bir şekilde kıza bakıyordu.
“ Ve bir gün bir adam çıktı ve bana onun son 5 günü kaldığını söyledi. Daha ona ‘Seni Seviyorum.’ Bile diyememiştim halbuki. Çok klişe değil mi ?”
Kız dişlerini sıkarak, tırnaklarını yorgana geçirdi.
“ Ve bir gün, o gitti. Beni ardında bırakarak gitti. Onu tanıyan insanlar tanımadıklarını söylüyorlardı. O kim ? Diyorlardı. İşte buraya kadar. Annemde beni bu lanet eve getirdi. En kötüsü de ne biliyor musun ? O şu an beni hatırlamıyor.”
Kız sıktığı dişlerini bırakıp adama döndü. Adam elindeki defterin kapağını kapatarak koltuktan kalktı.
“ Birkaç gün dinlen. Yeniden geleceğim.” Deyip odadan çıktı yaşlı adam.
İnanmamıştı işte kıza.
*
Kız yorganı üzerine biraz daha çekti. Tavandaki avizeyi izlemeyi bırakıp düşüncelere daldı.
Baba olan bir Min Ho.
Evlenen bir Min Ho.
Karısına deli gibi aşık bir Min Ho.
Çocuğunu kucağına alıp onunla oynayan bir Min Ho.
Hayali bile gülümsetiyordu.
Ama aynı anda ağlatıyordu da.
Kız tavana bakıp gülümsedi.
Kahkaha attı.
Elini yüzüne götürüp hıçkırmaya başladı bu sefer.
Hıçkırdı.
Hıçkırık sesinin arasından bir kahkaha sesi yükseldi.
Sinirleri ciddi anlamda bozulmuştu.
Ondan nefret ediyordu.
O böyle kahkaha atarken kulağına bir ses geldi ve hıçkırmayı da kahkaha atmayı da kesip sese odaklandı.
“ Zehra, bende seni seviyorum.”
Yorganı üzerinden usulca çekti, yatakta oturur vaziyete geçti. Saçları dağılmıştı. Kendisi gibi. Ayaklarını yatağından sarkıttı. Kesinlikle kendi yatağı daha rahattı. Aslında bu yatak da kendisinindi. Ama o kendini buraya ait hissetmiyordu. Sorunda oradaydı işte. O buraya ait değildi. Çıplak ayaklarını tahta zemine değdirdi. Kalktı odadan büyük bir hızla çıktı. Açık kapının önünde dikilen annesi ile doktorunu ittirip merdivenlerden aşağıya indi. Soğuk zemin, çıplak ayaklarını gıdıklıyordu ama pekde umursamadı. Altındaki gri eşorfmanı çok bol gelmişti ve sallanıyordu. Üzerinde de siyah bir sweat shirt vardı. Kolları o kadar uzundu ki sallanıyordu kollarından. Neden bu kadar büyüktü kıyafetleri, bilmiyordu. Merdivenlerden aşağıya koşar hızla indikten sonra sola dönüp kapının önündeki 2 merdiveni de çıkıp kapıya ulaştı. Ardından annesi de geliyordu, bunu hissedebiliyordu çünkü topuklu ayakkabı sesleri büyük ve sessiz evde yankılanıyordu.
“ Zehra, kızım dur nereye ?”
Kız umursamadan kapının kulpunu aşağıya indirip evden çıktı. Çıplak ayakları bu sefer soğuk beton zeminle buluştuğunda ayağı iyice gıdıklanmaya başlamıştı. Ayakları bu sefer beton zeminden uzaklaşıp, yeşil çimenlerle buluştu.
“ Neredesin, Min Ho..” kafasını gökyüzüne çevirdi ve seslendi.
“ Neredesin diyorum.” Ayaklarındaki güç tükendi ve yere düştü dizleri.
“ Seni çok özledim.” Kolları yanına düştü, ve kız vücudundaki gücü yitirdi. Vücudu soğuk çimenle buluştuğunda anladı.
Ölüyordu.
Her gün yeniden ölecekti.

[30.Gün- Bırak o elindekini.]

“ 3 hafta oldu Nermin Hanım. 3 haftadır elindeki o tişörtle yatıyor. Yaptığı başka bir şey yok. Konuşmuyor kimseyle. Gidişatı iyi değil. Canlı bir ölüden farksız.” Adam dayandığı masaya koydu ellerini.
“ Korkutuyor beni bu hali.” Nermin, kollarını göğsünde buluşturdu ve o ciddi yüz ifadesini takındı yüzüne.
“ Bir şeyler yapmak lazım. Böyle olmayacak. Benimle konuşmayı reddediyor. Hadi reddetse neyse, sorularıma cevap bile vermiyor.” Adamın sözünü kadın kesti.
“ Bu bir depresyon değil mi ?” kadının gözlerinden yaşlar süzüldü.
“ Öyle görünüyor. Kendini toplumdan soyutlamış, ve insanlarla iletişim kurmuyor. Kendi kendine gülüp ağlıyor, bazen de haykırıyor. Gözünü o tavandan da hiç ayırmıyor. Ha birde elinde bir tişört var ne olduğu belirsiz. Elinden de onu hiç düşürmüyor.” Adam bıkkınlıkla nefesini dışarıya verip yeniden ekledi.
“ Galiba depresyonda.” Kadın elindeki peçeteyi yapmacık bir şekilde gözlerine götürdü. “ Peki ya şimdi ne olacak ?” Adam elini çenesine götürüp sakallarını kaşıdı ve ‘hırt hırt’ diye bir ses çıktı. “ Şimdilik gözlemleyelim. Herhangi bir gelişme olursa tedavi altına alacağız. Başka bir çare yok.” Adam dayandığı masadan elleriyle kendini ittirip koltuğun üzerindeki çantasını aldı eline. “ Yarın yeniden geleceğim. Belki o zaman konuşur.” Deyip çıktı evden yaşlı adam.
*
Nermin Hanım, kızının odasına girip, yatağın kenarındaki koltuğa oturdu.
“ İyi misin kızım ?” deyip elini kızının saçlarına götürdü ama kız annesinin elini sertçe itti.
“ Neyin var yavrum ? Haydi, anlat bana. Anlat annene. Dinleyeceğim seni.” Kadın kızına eğilip gülümsedi. Kız sinirden elindeki siyah tişörtü göğsüne daha çok bastırıp burnunu tişörte gömdü.
“ Bırak o elindekini. 1 aydır elinde. Kirlendi o. Ver de haydi yıkayalım.” Kadın kızın elinden tişörtü çekmeye çalıştığında kız tişörtü göğsüne daha çok bastırıp annesinin tişörtü almasını engelledi.
“ Ver hadi şunu.” Anne kızın göğsünden tişörtü çekmeye çalışınca kız annesinin omzundan ittirdi ve kadın geriye yalpaladı.
“ Asla vermem.” Diye mırıldandı genç kız.
“Ne var o tişörtte ? Basit bir tişört işte. Bırak onu yıkayalım. Kirlenmiş o şu haline baksana.” Kadın tişörte tiksintiyle bakınca kız sinirden köpürdü.
“ Bu tişört asla yıkanmayacak ! Üzerinde hala kokusu var anne.” Kız annesine sesini yükseltince anne bir an şaşırdı ama daha sonra kendini toparladı.
“ Olmayan insanın kokusu mu olurmuş !” Kız gözlerini annesine dikti. Çenesi titremeye, burnu sızlamaya, gözleri yanmaya başlamıştı bile.
“Anne senden nefret ediyorum.” Kız kısık sesle mırıldanıp yataktan kalktı ve odadan çıktı. Annesi de arkasından çıktı tabii.
“ Zehra ! Nereye gidiyorsun ?” kadın kızının arkasından ağır ağır gitti. Kız ise hızla merdivenlerden iniyordu. Merdivenlerin karşısındaki mutfağa girdi ve arkasından da annesi. Kız annesine dönüp elini annesine doğru tuttu.
“ Gelme. Yaklaşma bana.” Kız titreyen sesiyle konuşmuştu. Annesi birkaç adım geriye atıp elini kızına uzattı.
“ Ne var o tişörtte. Ben bir daha alırım sana aynısından, 3 kuruşluk tişört için kalp kırmaya değmez.”
“ Senin o 3 kuruşluk dediğin tişört var ya anne, onun olduğuna dair kanıtım bu. Kimse onun var olduğuna inanmazken, onun var olduğunu kanıtlayan şey bu. Kokusu hala üzerinde anne.” Kadın gözlerini kısıp kızına baktı ve kızına bir adım attı. Kız hemen mutfak masasının üzerindeki bıçağı alıp annesinin önüne siper etti.
“ Yaklaşma sakın. Geleyim deme. Bana inanmazsanız inanmayın, ben inanıyorum. O vardı anne. Ben şizofren felan değilim.”
“ Zehra aptal mısın, koy o bıçağı.” Kadın korkarak bir adım geriledi.
“ Elimden alma onu lütfen anne.” Kızın sesi yalvarır gibi çıkmıştı ve artık gözleri yorgunlaşmıştı.
“ Sakin ol Zehra.”
“ Gayet de sakinim ben ! Siz varya bana inanmıyorsunuz ya hani, o beni hatırladığında dönüp yüzüne bakmayacağım anne. O benim elimi tuttuğunda arkama dahi bakmadan, sana haber dahi etmeden onunla gideceğim. Umrumda olmayacaksın anne. Bunu hakkediyorsun çünkü. Sen benim annem olamazsın.” Kız içindeki bütün nefreti kustuğunda artık patlamaya hazır bir volkan gibiydi.
“ Evlenip, çocuklarımız olduğunda sana haber etmeyeceğim. Çünkü sen bana anneliğini yapmadın anne. O zaman geldiğinde annem olduğunu inkar edeceğim. O zaman bana yalvaracaksın.” Kız elindeki bıçağı sallayarak konuştuğu için kadın yine gerilemişti.
“ O gün geldiğinde sana haber dahi etmeden gideceğim.” Kızın söyledikleri artık birer fısıltıdan ibaretti. Bıçağı tutan eli titriyor, başı dönüyordu. Ve ayaklarının altındaki zemin yok oldu. Kızın kırgın, yorgun bedeni yeniden gücünü kaybedince kızın siniri daha da arttı ve masanın üzerinde duran meyve tabağını alıp annesinin önüne fırlattı ve meyveler, cam kırıkları kadının önüne saçıldı. Kadın korkuyla yine bir adım geriledi. Kızın siniri gitgide daha da artıyordu mutfak tezgahının üzerinde ne bulduysa sinirini çıkartmak için yere atıyordu. Sonunda tezgahın üzerindekiler bittiğinde kız mutfak masasını tekmeledi ve zaten kalitesiz olan masa yere düştü. Kız sinirini çıkaramıyordu hala, duvarda duran çerçevelenmiş olan mezuniyet fotoğrafını da kestirdi gözüne. Onu da yere atıp kırdıktan sonra hızlı hızlı nefes alıp vermeye başlamıştı. Göğsü inip inip kalkıyor, saçları önüne düşüyordu. Kızın ayaklarındaki güç tükenince sırtını duvara vererek çöktü yere ve elindeki tişörtü daha da sıktı. Gözleri ıslanmıştı çoktan, bu kadarı da fazlaydı. Bu kadar acı vereceğini düşünememişti. O kadar acıyordu ki, gözlerini açamıyordu. Dizlerini kaldırdı ve kollarını dizine dolayıp kafasını dizine koydu. Elindeki tişörtü sıkarak, haykırarak ağlamaya başladı.
“ Ben incinemez miyim sanıyorsun anne ?”
Kadından tepki yoktu. Kız daha da ağladı, daha fazla bağırarak ağladı. Daha fazla haykırdı. Gözleri dayanamayıp yavaş yavaş kapandı.
*
Gözlerini büyük zorluklarla açtığında karşısında annesi vardı. Annesi büyük temkinliklerle kızına yaklaştı.
“ Zehra’m annem iyi misin ?”
Kızdan tepki gelmedi. Kızın verdiği tepki gözlerinin dolmasıydı.
Yine başlıyoruz.
Diye geçirdi kadın içinden. Kızın gözlerinden taneler süzülürken eliyle yüzünü kapattı ve yine hıçkırdı. Hıçkırması hareketlenirken üzerinde yattığı sedye hareketlendi ve sedye koridorda ağır sesler bırakırken,ağlamaya devam etti. Sedyenin yaptığı sağ sol hareketlerinden kızı bir yere götürdükleri anlaşılıyordu. Daha sonra sedyenin hareketi durdu ve bir el kollarına gitti. Kızın yüzüne siper ettiği elleri bir adam tarafından yüzünden çekildi. Kız her ne kadar yüzünü kapatmaya çalışsa da o sert el engelliyordu. Kız eliyle adama vurmaya çalıştığında adam kızın elini biraz daha sıktı.
“ Odanıza girin artık.” Elini tutan o sert adam yine sert bir ses tonuyla konuşmuştu. Kız anlamayarak soluna baktı. Kapısı açık bir oda vardı karşısında. Kızın boşluğundan yararlanan sert bakışlı, sert ses tonuna sahip olan adam Zehranın diz kapaklarının altından elini geçirip kızı kucağına aldı. Kız hiçbir tepki vermedi. Sadece odaya bakıyordu. Adam kızı sertimsi, yumuşağımsı bir şekilde yatağa attı. Kız hiçbir tepki vermeden gözlerini kapattı, şu an herhangi bir açıklama duymak istemiyordu. Ama o sert sesli adam konuşmaya başladı.
“ Bir süre gözetim altında tutulacaksınız. Şizofreni belirtiniz var mı yok mu ona bakacaklar. Merak etme öldürmezler seni.” Adam kapıyı çarpıp odadan çıktı ve ardından deminki sert bakışlı adamın aksine yumuşak bakışlı, üzerinde ki beyaz önlükten dolayı doktor sanılan adam girdi içeriye ve yatağın karşısındaki sandalyeye oturdu.
“ Size bazı sorular soracağım. Lütfen doğru cevaplar verin.” Yumuşak bakışlı adam kırçıllı ceketinin cebinden bir not defteri çıkardı ve elindeki dolma kalemi de hazır etti.
“ Gülünecek yerde ağlar, ağlanacak yerde güler misiniz ?” kız gözlerini tavandan ayırmadan konuştu.
“ Bazen, ağlanacak halime kahkahalarla gülüyorum”
“ Kimsenin görmediği varlıklar görür onlarla konuşur musunuz ?”
“ Benim gördüğüm insanı, başkaları hiç görmediğini söylüyor.”
“ Televizyonda veya radyoda sizden bahsedildiğini duyduğunuz oluyor mu ?”
“ Hayır, ben televizyon izlemem.”
“ Neden ?”
“ Televizyonun içindeki insanlar sanki gerçek değil gibi geliyor. Onun yerine bilgisayarımdan izliyorum. Böyle de saçma bir takıntı işte.”
“ İnsanların sizi dinlediği halde söylediklerinizden bir şey anlamadığı olur mu ?”
“Başımdan geçenleri onlara anlatsam da bana inanmıyorlar.”
“ İnsanlara garip gelen davranışlarınız var mı ?”
“ Sık sık gelen ağlama krizlerim ve bazen gerçekten garip davranıyorum. Yani insanlar öyle söylüyor. Daha doğrusu annem öyle söylüyor.”
“ Toplumdan soyutlanır, kendi başınıza yaşar mısınız ?”
“Keşke öyle bir şansım olsaydı.”
“Çalışma hayatınızı sürdüremez oldunuz mu?”
“ Hayır. Olmadı öyle bir şey.”
“Kulağınıza sizin hakkınızda konuşan sesler gelir mi?”
“ Bazen, birisi bana sesleniyor.”
“ Peki bu sesin sahibini tanıyor musunuz ? Ya da başka insanlar tanıyor mu ?”
“ Elbette tanıyorum. Ve evet, başkaları da tanıyor. Çünkü o sesin sahibi çok başarılı bir oyuncu.”
“Peki, anlıyorum. Son olarak, Kişisel hijyeniniz giderek bozuldu ve yıkanmamaya başladınız mı?”

“ Önceden her gün banyo yapardım, şimdi ise üç güne bir yapıyorum. Daha doğrusu banyo yapmaya eriniyorum.”
“Anlıyorum, yakınlarınıza bazı sorular yönelttik ve onlar son zamanlarda garip davrandığınızı söylediler.”
“ Doğrudur, ne diyeyim.”
“ Ama garip tarafı şu ki, sürekli uyuyor halde olduğunuzu söylediler.”
“ Bunun neresi garip ?”
“ Arkadaşlarınız ne zaman evinize gelse uyuyormuşsunuz, otobüste, okulda, her fırsatta uyuyormuşsunuz.”
“ Öyle bir şey olmadı. Uyumayı severim tamam ama yani o kadarda değil.”
“ Bu konuda bir şey söyleyemeyeceğim.” Adam oturduğu koltuktan kalkıp not defterinin kapağını kapattı ve arkasını dönüp gitmeden evvel omzunun üzerinden kıza baktı.
“ Galiba hastalığınızı buldum.”
Kızın cevap vermesine fırsat bırakmadan adam kapıdan çıkarak arkasında meraklı bir Zehra bıraktı. Cidden bu insanlar fazla saçmalıyordu. Hastalık mı ? Kesin şizofren diyecekler. Keşke öyle olsaydı, keşke bütün bu yaşananlar onun kafasında uydurduğu şeyler olsaydı belki daha az acı çekerdi. Ama işte öyle değildi. Hayal olamayacak kadar güzeldi anıları. Şizofren olan kendileriydi. Gözlerini yumdu ve bekledi. Gelecekti, bunu biliyordu.
Sabah gözlerini açtığında annesi ve dünkü adam hararetli hararetli bir şeyler konuşuyorlardı. Kız yatakta esnemesiyle adamla annesi konuşmayı kesip kıza döndüler.
“ Eee, neymiş hastalığım ?” dedi Zehra umursamaz atarlı ergen gibi. Adam önlüğünün bir düğmesini ilikleyip yatağın ucundaki koltuğa oturdu.
“ Dediklerinizi değerlendirdik ve bir sonuca vardık.” Kız sinirle gözlerini devirdi. “ Sonuç olarak, hastalığınızın ‘uyurgezer şizofrenlik’ olduğunu tespit ettik.” Kız kocaman bir kahkaha attı.
“ Şaka mı ya ? Uyurgezer mi ?,” deyip bir kahkaha daha attı. “ Bu kadar güleceğimi tahmin etmemiştim.” Adam nefesini dışarıya bıkkınlıkla verdi.
“ Sürekli uyuduğunuzdan, rüya görüyorsunuz ve bunları gerçek zannediyorsunuz. Hayatınızı o rüyalarınıza göre şekillendiriyorsunuz. Bu yüzden bu hastalığa uyur gezer şizofrenlik deniliyor.” Kız bir an adamın söylediklerini tarttı. Gerçek olma ihtimali var mıydı ? Ama eğer bu ihtimali düşünüyorsa, gerçek değildir. Böyle düşünüp gözlerini yeniden kapattı. Madem uyurgezer bir şizofrendi, madem rüyasında gördüklerine göre yaşıyordu ve onlara inanıyordu, o zaman uyuyup rüya görmesi, rüyasında yaşaması lazımdı. Bu yüzden uyudu. Bugünde, sonraki günde, ondan sonraki günde, hep uyudu ve rüya görmeyi bekledi. Ama hiçbir zaman göremedi. Gün geçtikçe eriyor, gözlerinin altı sık sık şişiyor ve kimseyle konuşmuyordu. Annesiyle dahi tek kelime etmemişti. Onu buraya getiren oydu. Bir insanı akıl hastanesine kapatmak, yapılabilecek en büyük acizlikti kıza göre. Ama sorun da şuydu ki ; kız akıl hastanesinde değildi, sadece psikolojik rahatsızlığı olduğu için hastanenin psikiyatri servisinde kalıyordu, doktorlar Zehranın her günki halini tavırlarını raporluyorlardı ve kızın bu hali de hastaneden çıkışını zorlaştırıyordu. Her akşam saat 7 de gelen ağlama krizleri yüzünden bütün koğuş ayağa kalkıyordu ve vücuduna yediği sakinleştirici sayesinde birazcık susuyordu ve uyuyordu. Yaptığı tek şeydi uyumak. Arada bir çıkar bahçeye hastanenin önünden geçen trenleri izlerdi. Gittiği zamanda akşama kadar gelmezdi. Ve yine bir gün bahçeye çıkıp trenleri izleyeceği sırada garip bir olay oldu ve trenleri izlemeye gidemedi genç kız.
1 hafta önce büyük haykırışlarla, hıçkırıklarla, zorla saçlarını kesmişti kız. Eline bir makas alıp rastgele kesiyordu saçlarını. Omuzlarının biraz üzerinde bitiyordu saçları artık. Ve kız bu durumdan hiç rahatsız değildi. Toplamaya gerek olmayan kısa saçlarını rastgele eliyle arkaya itti. Ayağına bir terlik geçirip eline telefonunu ve kulaklığını aldı ve odasından çıktı. Odasından çıktığı an üzerine ağır bir şeyin düşmesiyle yere yuvarlanmıştı. Gözlerini kırpıştırıp sağına döndü. Yanlış mı görüyordu yoksa bu gerçek miydi ? Ense kökünde hissettiği acıya rağmen ayağa kalkarak karşısında duran bedene dikti gözlerini. Kız ellerini havaya ağır ağır kaldırdı ve avuç içini karşısındaki bedenin yanağına koydu.
“ Min Ho ?” diye fısıldadı sorarcasına, karşı taraftan aldığı cevap ise bir gülümsemeydi. Dağınık saçları, dolgun dudakları ve çekik gözleriyle kızın karşısında duruyordu işte. Koyu kahverengi gözleri özlemle bakıyordu çocuğun.
“ Seni çok özledim,” diye mırıldandı ve devamını getirdi aynı mırıltıyla “ Neredeydin ?” dedi. Bu sefer karşı taraftan aldığı cevap bir gülümseme değildi, boğazına yapışan bir eldi. Kızın sırtı odasının kapısına yaslanırken boğazındaki el biraz daha güçlendi.
“ Bana dokunamazsın,” diye tısladı karşı taraf. Kız gözlerini kırpıştırıp açtığında bu sefer karşısındaki gözler özlemle değil, nefretle bakıyordu. Ve bir sorun daha vardı gözler çekik değildi. Karşısındaki tamamen başka biriydi. Kız ne olduğunu kavradığında elini boğazını sıkan çocuğun ellerine götürdü ve kurtulmaya çalıştı. Kız konuşmak istedi ama ağzından çıkan sesler anlaşılmıyordu.
“ Ölmek istemiyorum artık, yaşamak istiyorum. Yaşayıp, onu görmek istiyorum.” Diyebildi kız büyük zorluklarla. İki el karşısında duran çocuğun omuzlarına gitti ve çocuğu çekmeye çalıştılar. Çocuğun eli kızın boğazından kurtulmuştu ama çocuk kıza doğru hala haykırıyordu. Sorunu neydi bunun ? Kız boğazından çekilen elle öksürmeye başladı eli boğazına gitti ve daha da şiddetli öksürdü. Pembe önlüklü hemşire kıza bir pet şişe içerisinde su uzattığında kız titrer ellerle suyu içti. Öksürmeye devam ederken ayaklarındaki güç tükendi ve yeniden yığıldı yere. Bu kaçıncı bayılmasıydı Allah bilir !
*
Kız gözlerini araladığında karşısında hiç ummadığı birisiyle karşılaştı. Hemen yatakta doğrulup, yatağın üzerinde oturur vaziyete geçti. Çocuk kızın kıpırdanmalarına uyanmıştı bile. Kız etrafına baktı, odanın içi karanlıktı. Gece olmuş olmalıydı. Kız daha sonra odağını, odanın içindeki ikili koltukta uyur vaziyette oturan çocuğa çevirdi.
“ Ömer ?,” diye fısıldadı sorarcasına.
“ Benim Zehra’m, benim, ben geldim.” Çocuk elini saçlarına daldırıp kaşıdı sonrada gözüne götürdü ellerini ve ovaladı gözünü. Daha sonra koltukta doğrulup oturur vaziyete geçti.
“ Neden geldin,” dedi kız karşısında oturan çocuğa bakarak.
“ Seni çok özledim Zehra. Bunu bir sebep olarak sayamaz mısın ?” dedi çocuk uykulu bakışlarını kıza çevirirken.
“Gel buraya,” deyip kollarını iki yana açtı kız. Çocukta hiç zaman kaybetmeyip koltuğundan kalkıp kıza sardı kollarını ve kızın kokusunu içine çekti. Çok özlemişti Zehrayı.
“ Koltuk çok rahatsız da yanında uyuyabilir miyim Zehra ?” dedi çocuk kızın kollarından ayrılırken. Ve sevimli yüz ifadesini takınmıştı.
“ Babamı çok özlediğim için buna izin vereceğim.” Dedi kız buruk bir şekilde gülümserken. Çocuk kızın ne dediğini anlamıştı ve hemen çarşafı kaldırıp yatağın içine girdi. Kız da yanına yattığında kızın kafasını göğsüne bastırıp çenesini kızın kafasına koydu.
“ Babana bu kadar mı çok benziyorum cidden ?” kız onaylar gibi ağzından bir mırıltı çıkardı. Çocuk gülümseyerek kızı kendine daha çok çekti ve kollarını kızın yorgun bedenine dolayıp gözlerini yumdu.
“ Bana o uyuyamadığım gecelerde söylediğin o aptal ninniyi söyler misin ?” dedi kız ağlamaklı ses tonuyla. Çocuk da hiç cevap vermeden ninniyi mırıldandı.

Uyu Zehra yine sabah oluyor,

Uyumazsan güzel rengin soluyor,

Babacığın gelmiş bize bakıyor,

Uyu Zehra yine sabah oluyor,

Yeşil gözlerin doluyor,

Çocuk dizenin son satırlarına geldiğinde sesi kısılmıştı, bu ninni ona çok şey hatırlatıyordu. Çocuk burnunu çekerek son satırını yineledi :

Yeşil gözlerin doluyor,

“ Uyu, Zehra’m uyu.” Çocuk mırıldandığında kız gözlerini açtı. Bu gece uyumayıp Ömeriyle konuşacaktı. Dünyadaki en değerlilerinden olan Ömeri ile.
“ Eşin kızmayacak mı Ömer ? Onu böyle bırakıp gelmemeliydin.”
“ Marie ile geldik.” Dediğinde kız kaşlarını çattı.
“ O nerede ?”
“ Annemgilde kalıyor şimdi. Bende seni görmeye geldim, buraya. Bak değerini bil karımı ekip senin yanına geldim ona göre ha.” Kız oğlanın bu söylediğine karşı yine bir buruk gülümseme takındı suratına.
“ Marie’yi özledim.”
“ O da seni özledi zaten. Paul olmasa o da gelecekti. Ama kerata rahat durmuyor ki.”
“ Marie’nin annesi hala bize güvenmiyor değil mi ?”
“ Güvenmezse güvenmesin. Marie güveniyor ya o yeter.”
“ Marie güvenmek zorunda zaten. Sonuçta başka kadınlarla gidip uyumuyorsun. Benimle, süt kardeşinle uyuyorsun. O yüzden bu kadar rahat gönderiyor seni değil mi ?”
“ Kesinlikle öyle, eğer benim süt kardeşim olmasaydın, eğer seninle 26 yıl boyunca beraber büyümemiş, sümüklü halini görmemiş olsaydım şu an yaşıyor olmazdın Zehra.” Dedi çocuk keyifle.
“ Neyse Zehra boşver, uyuyalım sadece.” Deyip kızın kafasını göğsüne daha çok bastırdı.

*

“Koştum..koştum..koştum..”

“ Sarıldım, sımsıkı.”

“ Zehra ağlıyordu.”

“ Elinden yorganı çekmemle yere düştü.”

“ Saatlerdir banyoda.”

“ Yeni bir diziye başlamış onu anlatıp duruyor, ama ben onu dinlemek yerine dudaklarının hareket edişini izliyorum. O aptal bunun farkında değil.”

Kız okuduğu son cümleyle gözlerini yumdu ve bir göz yaşı daha düştü günlüğün sayfasına. Kız sayfayı çevirdi ve biraz daha okudu. Sayfayı bir daha çevirdiğinde sayfada okunacak herhangi bir yazı yoktu. Kız eliyle günlüğün diğer kalan sayfalarını karıştırdı. Sonuç olarak ; günlük bir yerden sonra yazılmayı bırakılmıştı. Kız da bırakmıştı yazmayı ama Min Ho daha olayları tam anlatmadan bitirmişti. Sayfalar boştu. Neden bırakmıştı yazmayı ? Kız düşüncelerinden sıyrılıp günlüğün kapağını kapattı. Ve bankta duran kağıdı aldı eline. Bu sefer yapacaktı. Bilmem kaç kez o kağıtta yazan numarayı aramayı denemişti kız. Ama yapamamıştı. Cesareti yoktu. Ama bu sefer yapacaktı. Kesinlikle, yapmalıydı. Soracak çok sorusu, anlatacak çok şeyi vardı. Eline telefonu alıp numarayı tuşladı.
Ve yeşil arama tuşuna basıp telefonu kulağına götürdü.
Eğer telefon açılırsa bütün bunlar bir ‘uyurgezer şizofrenin’ uydurması olmayacaktı. Bütün bu yaşananlar gerçekti.
Ve kız bekledi telefonun açılmasını.
Bekledi.
Biraz daha bekledi.
Ve..telefon açıldı.
Karşı taraftan ince bir erkek sesi geldi.
“ Yobuseyo ?”
Min Ho’nun sesi.
O’ydu.
Bütün bunlar aptal bir ‘uyurgezer şizofrenin’ uydurdukları değil, gerçekti.
Bütün o anılar, yaşanmıştı.
“ Min Ho-ssi ?” dedi Zehra soru sorarcasına.
“ De, Lee Min Ho.” Kız nefesini dışarıya verdi. Kalbi çok hızlı atıyordu. İki ay olmuştu. İki aydır onsuz yaşıyordu kız. Ve Min Ho’nun sesi yeniden duyuldu.
“ Duguseyo ?” kız Min Ho’nun sorusuna cevap vermeden konuşmaya başladı. Korece olarak elbette.
“ Benim, Min Ho. Seni çok özledim. Neredesin ? Çok mu uzaktasın ? Gelemez misin ? Sana ihtiyacım var. Bütün bu aptal insanlar bana şizofren olduğumu söylediler. Hastasın dediler. Rüyanda gördüğün şeyi gerçek hayatına uyguluyorsun dediler. Hayallerinle yaşıyorsun dediler. Yalan değil mi ? Eğer doğru olsaydı, şu an aramamı cevaplamıyor olurdun. Değil mi ? Sana söylemek istediğim bir şey var. İyi dinle beni. Bir daha bu şansı bulamam belki. Belki de şu konuşma bile benim hayal ürünümdür ha ? Bilmiyorum. Beni iyi dinle Min Ho. Seni çok özledim Min Ho-ssi. Senden nefret etmedim ben. Sadece,,”
Ve kız devamını getiremedi. Kızın sesini ağzından çıkan çığlık sesi bölmüştü. Kız banktan kalkıp uzaklaşmak istedi. Telefon hala kulağındaydı kızın. Ve kız şu an kolunu tutan ele karşı çırpınıyordu ve telefonun ucundan Min Ho’nun seslenme sesleri geliyordu. Kızın kolunu tutan elin güçlenmesiyle telefon kızın kulağından düştü ve çocuk eş zamanlı olarak kızın kolundan sürüyerek onu götürmeye başladı.

[MİN HO]

“ Sadece…”
Ve bir çığlık sesi geldi Min Ho’nun kulağına. Min Ho başta anlamadı ama sonradan arkadan bir erkek sesi gelince hattın öbür ucunda olan kıza seslenmeye başladı.
“ Yobuseyo ?”
Ve telefon kapanır kapanmaz Min Ho’nun elindeki telefon kulaklarından kayıp yere düştü büyük gürültüyle. Ve dudağından farkında olmadan istemsizce şu kelimeler döküldü :
“ Zehra..”

[ZEHRA]

Çocuk kızı habire sürüklüyor, kız ise herhangi bir tepki vermeden çocuğun peşinden gidiyordu. Hayır gitmiyordu, sürükleniyordu. Çocuk hastaneden çıkıp hastanenin çarprazındaki kulübeye soktu kızı. Kulübe de değildi depoydu ama çok küçüktü. Yerde kolilerin kartonları, etraf etraf saçılmış hap kutuları ve oldukça da iğrenç kokuyordu bu yer. Çocuk kızın omuzlarından tutup kızın sırtını duvara yasladı, ellerini de başının iki yanına koydu. Kızdan her hangi bir tepki yoktu sadece boş boş çocuğa bakıyor, çocuk kızı nereye sürüklerse kız oraya gidiyordu.
“ Bana dokunmanın cezasını ödeyeceksin küçük hanım.” Çocuk sert bir şekilde dişlerini sıkarak konuşuyordu ama bu kızın çocuğun nefesindeki içki kokusunu almasına engel olmamıştı. Çocuk bir adım geriledi ve üzerindeki hırkayı çıkardı. Hırkasının içine giydiği siyah tişörtünü de bir çırpıda çıkarıp onu da kenara attı. Çocuk kıza yeniden bir adım attığında kızdan hala bir tepki yoktu. Ne çocuğa bakıyor ne de başka bir şey yapıyordu. Bu çocuğun sinirlerini daha da artırmaktan başka bir işe yaramamıştı. Çocuk kızın üzerindeki krem renkli hırkayı büyük sinirle, zorluklarla çıkardı. Kız hiçbir tepki vermiyordu. Kızın üzerinde beyaz V yaka bir tişört, altında ise basit bir eşorfman vardı. Çocuk kıza biraz daha yaklaştı ve eliyle kızın çenesini tutup kızın yüzünü kendine çevirdi. Ve o esnada kızın gözünden bir damla yaş döküldü.
“ Onu çok özlemişim.” Kızın ağzından mırıltıyla çıkardığı bu ses çocuğu kendine getirmeye yetmişti bile. Çocuk korkuyla geriledi.
“ Ne yapıyorum ben böyle ?” çocuk sinirle ellerini saçlarının arasına geçirdi. Çocuk sürekli geri adım atıyordu, sırtı duvara değdiğinde çocuk yavaş yavaş yere kaydı ve elleriyle yüzünü kapatıp kendi kendine sayıklamaya devam etti.
“ Kendimi kaybettim, özür dilerim. Özür dilerim. Özür dilerim.Ne yaptığımın farkında değildim, gerçekten. Özür dilerim.” Kızdan hiçbir tepki yoktu sadece çocuğu izliyordu, ve ağlıyordu da. Kızda sırtını duvardan kaydırıp yere oturarak ellerini yüzüne kapattı.
“ Sesi hiç değişmemiş. Hala aynı.” Kız kendi kendine sayıklarken çocuk da köşede kendi kendine sayıklıyordu.
“ Özür dilerim. Özür dilerim. Ne yaptığımın farkında değildim. Kendimi kaybetmiştim. Özür dilerim.” Kız çocuğu umursamadı. Şu an o çocuktan daha önemli sorunları vardı. Kız hemen oturduğu yerden kalktı ve deponun paslanmış kapısını açarak depodan çıktı ve ayaklarını hastaneye yönlendirdi. Hastanenin bahçesine giriş yaptığında daha demin oturduğu banka yöneldi. Bankın üzerinde hala telefonu ve günlüğü duruyordu. Bu duruma daha sonra şaşıracaktı. Üzerinde hırkası yoktu. Üşüyordu ama umursamadı. Daha sonra da üşüyebilirdi. Günlüğe sımsıkı sarılarak hastanenin merdivenlerini çıktı. Odasına girdiğinde eş zamanlı olarak odasının kapısını kilitledi ve yatağına geçip oturdu. Telefonunun bataryasını titrek elleriyle takıp açtı. Telefonu açar açmaz veri ağını da açıp mesajların gelmesini bekledi.
Ve beklediği mesaj..gelmişti !
Titreyen elleriyle mesajı açtı. Parmaklarını telefonunun klavyesine götürüp yazmaya başladı. Telefonun klavyesini korece yapmayı da ihmal etmemişti elbette.

“ Köpeklerden çok korkarım, bir tane köpek bana doğru geliyordu, o yüzden çığlık atmıştım. Üzgünüm.”

Evet, Min Ho KakaoTalk’tan Zehraya mesaj atmıştı !
Hemde mesajda onun için endişelendiğini yazmış, neden çığlık attığını sormuştu.
Ve anında cevap geldi.

“ Anladım, peki siz kimsiniz ? Adınız nedir ?”

Kız hiç beklemediği bu soru karşısında afalladı. Ve titreyen ellerini yeniden klavyeye götürüp mesajını yazmaya başladı.

“ Benim adım ‘Noona.’ Bana noona diyebilirsin.”

Kız çok az bekledi ve gelen mesajı büyük bir heyecanla okudu.

“ Numaramı nereden buldunuz ?”

Kız hiç tereddüt etmeden cevapladı.

“ Sevdiğim adam vermişti.”

Kız hemen numarayı telefonuna kaydetti. Min Ho zaten telefonunda ‘Kurt Çocuk’ diye kayıtlıydı. Bu sefer ise ‘Kurt Çocuk 2’ diye kaydetti. Kurt çocuk diye kaydetmesinin nedeni ise Min Ho’nun ilk tanışmalarında Zehranın elini dişlemesiydi. Kız rehberden çıktığı sırada boş odada bildirim sesi yankılandı.

Kurt Çocuk 2’den : Peki ya beni aradığınızda söylediğiniz o sözler ?
Siz : Özür dilerim, saçmaladım değil mi ?
Kurt Çocuk 2’den : Ah, önemli değil fakat endişelendim sizin için.
Siz : Niçin ?
Kurt Çocuk 2’den : Köpek bir şey yapmadı değil mi ?
Siz : Ah hayır, endişelenmeye gerek yok. Bir şey yapmadan uzaklaştı.
Kurt Çocuk2’den : Peki ya size bir soru daha sormama izin verir misiniz ?
Siz : Elbette.
Kurt Çocuk 2’den : Daha önce hiç karşılaştık mı ?
Ve kız ne cevap yazacağını bilemedi. Öylece baktı ekrana. Bir göz yaşı daha düştü. Zorlanarak parmaklarını klavyedeki harflerin üzerinde gezdirdi.
Siz : Ah, hiç sanmıyorum neden böyle bir düşünceye kapıldınız ?
Kurt Çocuk 2’den : Sesiniz çok tanıdıktı. Sanki kulağımın aşina olduğu bir sesti sesiniz. Ama aksanınız sanki Koreli gibi değildi ?
Siz : Ah, evet. Koreli değilim.
Kurt Çocuk 2’den : Peki nerelisiniz ?
Siz : Üzgünüm, söyleyemem.
Kurt Çocuk 2’den : Peki, anladım. Şimdi çıkmam gerek, reklam çekimlerim var. Üzgünüm, yeniden karşılaşmak isterim sizinle.
Siz : Umarım. Ben sizi tutmak istemem, işinize devam edebilirsiniz. Üzgünüm.
Kurt çocuk 2’den : Gideceğim fakat gitmeden sizden bir ricada daha bulunmak istiyorum.
Siz : Buyurun.
Kurt Çocuk 2’den : Eğer sizi şimdi ararsam, aramamı cevaplar mısın noona?
Siz : Elbette ne demek.

Ve kızın telefonu titredi. Min Ho kızı KakaoTalk’tan aramıştı. Kız yeşil tuşu sağa kaydırıp telefonu kulağına getirdi.

“ Sadece sesinizi yeniden duymak istedim. Çok tanıdık geliyor sesiniz. Bir yerlerden duymuş olmalıyım sesinizi.”
“ Öyle bir şey hiçbir zaman olmadı. Karşılaşmadık biz.”
“ Hayır, sesiniz gerçekten çok tanıdık. Lütfen, eğer birbirimizi öncelerden tanıyorsak söyleyin.”
“ Tanımıyoruz birbirimizi !” Kız biraz sert konuşmuş olacak ki Min Ho şaşırdı, başa tepki vermedi ama daha sonra devam etti.
“ O zaman beni arama nedeniniz nedir ? Hiç tanımadığınız birini neden ararsınız ki ?”
“ Bu..bunu açıklayabileceğimi sanmıyorum. Fazla karışık bir durum bu. “
“ Peki üstelemeyeceğim. Şimdi gitmem gerek. Bu arada,istediğim zaman size mesaj atsam bir sakıncası var mı ?”
“ Elbette yok, ne zaman isterseniz konuşabiliriz.”
“ Teşekkür ederim.” Deyip telefonu kapattı Min Ho. Bu kızda garip bir şeyler vardı. Konuşması da çok ilginçti. Ve Min Ho’yu en çok etkileyen ise ilk konuşmalarında farkında olmadan söylediği o sözcük idi.
“ Zehra.”
Bunu neden söylemişti ve ardından neden göz yaşları dökülmüştü yanaklarına ? En çok da bunu merak ediyordu Min Ho. Bu kızda bir şeyler vardı ve kendini ona karşı gerçekten yakın hissediyordu.
Kız içinse durumlar tam tersiydi. Kafasında her hangi bir soru işareti veya başka bir şey yoktu. Biliyordu çünkü hattaki kişinin kim olduğunu.
Aşık olduğu adamla konuşuyordu.

*

Kapının tıklanmasıyla kız kafasını telefonunun ekranından kaldırıp içeriye giren kişiye baktı. Altında spor bir eşofman, üzerinde salaş bir tişört, onun üzerinde de kapüşonlu siyah ceket. Boynunda ise kulaklık vardı. Kulaklığın kabloları, çocuğun siyah ceketinin cebinde bitiyordu. Kız karşısındaki çocuğu incelemeyi bırakıp çocuğun yüzüne baktı. Çocuk kızı umursamadan yatağın yanındaki çift kişilik koltuğa oturdu.
“ Özür dilerim.” Çocuk elinde tuttuğu kızın krem renkli hırkasını koltuğa koyduktan sonra başını önüne eğdi.
“ Biliyorum biraz tartışmalı bir karşılaşmalı oldu ama ben Emre.” Deyip kıza doğu elini uzattı. Kız bir ele baktı, bir de elin sahibinin çocuksu yüzüne. Kız başta kararsız kaldı ama sonradan elini çocuğun eline kaydırıp elini sıktıktan sonra geri çekti.
“ Seni neden tıktılar buraya ?” Kız tamamen konuyla alakasız bir soru sormuştu. Çocuksu yüzlü çocuk soruyu hiç yadırgamadan cevapladı.
“ Manik depresif.” Dedi net olarak. Kız da bir şey diyemedi. Ve sessiz kaldı. Aralarındaki bu huzursuzluk verici sessizliği çocuk bozmuştu.
“ Peki ya sen ? Sen neden buradasın ?”
“ Uyurgezer şizofrenlik miymiş ne haltsa işte.” Çocuk anlar gibi başını salladı. Ve kız odağını pencereden dışarıya çevirdi. Pencereye düşen yağmur damlalarını seyre daldığında çocuk orda olduğunu belli etmek ister gibi öksürdü.
“ Birini mi bekliyorsun ?” dedi çocuk.
“ Evet.” Diye kestirip attı kız.
“ Peki ya geri gelecek mi ?” çocuğun sorduğu mantıklı soruya karşı bir cevap bulamadı. Sessiz kaldı, verilebilecek en güzel cevaptı.
“ Gelmeyecek olan birini neden bekliyorsun ?”
“ Asla gelmeyecek bile olsa beklerim. Ömrümün sonuna dek beklerim. Hiç sorun değil. Beklemekten sıkılacağımı hiç sanmıyorum.” Çocuk ayağa kalkıp ceketini düzelttiğinde kız ağlamaya başlamıştı bile. Kız kafasını pencereden çekip duvardaki saate baktı.
7’yi geçiyordu.
19.40
Min Ho’nun gittiği an.
Ve kız haykırmaya başladı.
Eli kalbine gitti, kalbine vurarak ağlamaya devam etti. Çocuk başta kıza anlamayan gözlerle baktı. Kız elini yorgana geçirdiğinde daha da haykırdı ve hemen yanında duran televizyon kumandasını saate fırlatıp parçalara ayırdı. Kız daha yüksek sesli haykırmaya devam ederken çocuk son çareyi acil durum düğmesine basmakla buldu. Saniyeler sonra içeriye pembe önlüklü 3 hemşire girdiğinde çocuk odadan çıktı. Kız yatakta hemşirelere direnirken, hemşirenin biri kızın elini kapıp yatağa bağladı. Ve diğer eline de öyle. Bacaklarını da yatağa bağladıklarında kızın kaçışı yoktu, sadece haykırıyordu. Bunu her gün yaparlardı hemşireler, yoksa kız sakinleştirici kabul etmez, saatlerce haykırırdı. Son çareyi kızı yatağa bağlamakta bulmuşlardı artık. Damarlarına doğru soğuk bir sıvının aktığını hissettiğinde haykırmayı bıraktı ve gözleri yavaş yavaş kapandı.
Kız gözlerini araladığında sabah olmuş, annesi odadaki dolaba kızının kıyafetlerini yerleştiriyordu. Kız yatakta doğruldu ve saate bakmak için telefonunu eline aldı. Malum, dün saate kumanda atmış, kırmıştı. Kız telefonunun tuş kilidini açtı ve gelen bildirimlere göz gezdirdi. KakaoTalk’tan da bildirim vardı. Kız hemen bildirimi açtı ve gelen mesajı okudu.
“ Noona, ne yapıyorsun kkkk”
Kız gülümseyerek parmaklarını harflerin üzerine götürüp mesajı yazmayı başladı.
*
2 yıl, koskoca iki yıl.

Dile kolay koskoca 2 yıl.

730 gün.

Min Ho’suz geçen 2 yıl.

Aslına bakılırsa, onsuz da geçmemişti.

Sadece Min Ho’ya dokunamıyordu.

Onun dışında her gün istisnasız her gün mesajlaşıyorlardı.

Min Ho’nun sorunlarını anlatıp, Zehra kendince çözümler aradığı 2 yıl,

Min Ho’nun sıkıldıkça mesaj attığı 2 yıl,

Min Ho’nun her şeyini bilen Zehranın geçirdiği koskoca 2 yıl,

Min Ho’nun Zehrayla konuşmadığı zaman kendini eksik hissettiği 2 yıl,

Ve Min Ho’nun Zehradan umutsuzca hoşlandığı 2 yıl.

Evet, doğru duydunuz. Min Ho’nun bu hareketi “ Kadın ile erkek arkadaş olamaz.” Sözünü doğruluyordu.

Arkadaşça bir kadınla konuşmak sizce kolay bir şey mi ?

Bir insanın konuşma tarzına, yürüyüşüne aşık olabilirdiniz. Bir insana aşık olmak çok kolaydı. O insana aşık olmak için tek bir özelliği bile yetiyordu. Min Ho işte Zehranın tek bir özelliğine aşık oldu : güzel sesiyle ahenk içerisinde dans eden kelimeleri.

Min Ho, yüzünü hiç görmediği, sadece sesini bildiği, daha adını bile bilmediği bir kadınla ilgileniyordu.

Min Ho sürekli bunu belli ediyordu fakat Zehra anlamıyordu bir türlü.

Min Ho’nun Zehradan hoşlandığı 2 yılın ardından bir gün cesaretini toparladı ve onunla konuşma kararı aldı.

*

Yine bir gün rutin olarak Zehra ile Min Ho mesajlaşırken Min Ho hiç olmadık bir zamanda Zehrayı aradı.
“ Noona ne yapıyorsun ?.”
“ Min Ho kaç kere dedim sana çekimdeyken beni arama diye.”
“ Ne yapayım, sıkıldım.”
“ Hiç sanmıyorum Min Ho.”
“ Peki, itiraf ediyorum. Sırf sesini özlediğim için aradım. Herkes beni lavaboda biliyor ama ben seninle konuşuyorum. Oldu mu ?”
“ Olmadı.”
“ Noona,”
“ Efendim ?”
“Sana bir şey söylemek istiyorum.”
“ Söyle.”
“Sakın lafımı kesme ve beni sadece dinle. İster uzaylı, ister erkek, ister kız ol, ister Kuzey Kore ajanı, ister deniz kızı ya da dokuz kuyruklu tilki. Umrumda değil. Kim olduğun, dış görünüşün, yaşın, mesleğin, geçmişin hiçbir şeyin umrumda değil. Yeter ki benimle ol. Yeter ki ellerim olmaya devam et. Ailem olur musun Noona ? Ben çok saçma bir şey yaptım. Sadece sesini bildiğim bir kadına aşık oldum. Özür dilerim noona. Çok özür dilerim.”
Kız derin bir iç geçirdi. Bunun olacağını biliyordu. Elini boynundaki kolyeye götürdü. Boynunda artık babasının verdiği kolye değilde, Min Ho’nun Zehraya aldığı yüzük vardı. Kız kolyeye uzun uzun baktı.

Aynı sözler, aynı kelimeler, aynı bağlaçlar. Hiç değişmemişsin Min Ho.

“ Tanıdığım birisi bana dedi ki, o senden başka kimseye aşık olamayacak. Kalbinin bir köşesi hala sana ait. Seni hatırlamasa da o hala sana aşık Zehra.”
Kız bunu kendine ilk defa itiraf ediyordu. Evet, o gün o ormandaki sarışın amca Zehraya aynen bunları da söylemişti. Ama Zehra bunu kabul edemediği için kendine hatırlatmıyordu bunu. Günlüğüne de o yüzden yazmamıştı.
“ Noona, senin adın Zehra mı ?”
“ Üzgünüm, Min Ho. Böyle olsun istemezdim.” Karşı taraftan tepki gelmeyince Zehra ekledi.
“ Siyah en sevdiğin renktir. Siyah bir kutu aldım sana. Bugün kargo ile gönderiyorum. Kargonun sana ulaştığı günden 2 gün sonra gideceğim. Eğer kargo eline ulaştığında fikrin hala aynıysa o zaman geri dönme lütfen. Ben gidip, kendime yeni bir hayat kuracağım. Sen olmadan Min Ho.”
Min Ho’dan hiçbir tepki gelmeyince telefonu kapatıp odasına döndü. Artık hastaneden çıkmıştı. Doktorlar kalmasının mantıksız olduğunu söylemişlerdi kıza. Annesi de kızını alıp eve getirmişti. Okulu mu ? Haberi yoktu. Hiçbir şeyden. Odasının kapısını açtığında yatağın üzerinde duran siyah kutuya baktı. Kutunun yanında duran malzemelere göz gezdirdi. Her şey tamdı. Gerekli olan her şeyi kutuya koydu ve kapağı kapattı.
Beraber çekilen videolar..
Her an Zehranın zoruyla çekilen selfieler..
Min Ho’nun kıyafetleri..
Yüzük..
Ve en önemlisi de günlükler.
Hepsi sahibiyle buluşacaktı.
***
Min Ho heyecanla şirkete geldi. Ona gelen kargoları arabasına doldurup evine yeniden döndü. Ona gelen bütün kargolar koltuğun üzerinde yığılıydı şimdi. Paketleri tek tek açıp içinden siyah kaplı kutuyu aramaya başladı. O büyük hediye yığınının içerisinden siyah kutuyu bulduğunda odasına girdi. Yatağın üzerine oturup kutuyu açtığında ilk bir notla karşılaştı.
“ Zehra seni çok özledi Lee Min Ho.”
Kutunun içine göz gezdirdiğinde bir DVD buldu. DVD’yi televizyona takıp çalıştırdığında video oynamaya başladı.

Bir kız var, çok güzel.

Saçları omuzlarından dökülüyor.

Yeşil gözleri mutlulukla parlıyor.

Kendi kendine bir şeyler söylüyor kız.

Ve işaret parmağını dudağına götürüp “Şişşt.” Yapıyor.

Bunu yaparken dudakları öne doğru çok güzel kıvrılıyor.

Daha sonra bir kapıyı açıp içeriye giriyor.

Yatakta birisi uyuyor, bu Min Ho.

Kız Min Ho’yu omuzlarından dürtüyor ve Min Ho sıçrayarak uyanıyor.

Min Ho’nun uyandığındaki hali o kadar komik ki, kız kahkahalarla gülüyor.

Gülerken yüzü, çok güzel.

Min Ho kamerayı farkedince kızı bileğinden tutup kendine çekiyor.

Ve video burada bitiyor.
Min Ho başta bir şey anlamayıp boş boş bakıyor video’ya. Sonra gözlerinden akan bir damla sıcak gözyaşı yanağını ısıtıyor. Ve ‘devam ’ tuşuna basıyor. Ve başka bir video oynamaya başlıyor.

Aynı kız var, yine çok güzel.

Kızın saçları rüzgardan uçuyor ve arkadaki çocuğun yüzüne değiyor.

Kız bütün güzelliğiyle gülüyor.

Güneş yeşil gözlerine vuruyor ve bu kızın gözlerinin rengini daha çok ortaya çıkarıyor.

Daha sonra Min Ho kızın yanağını defalarca öpüyor.

Kızın elini kaldırıp yüzüğü gösteriyor kameraya.

Ve burnunu kızın burnuna sürtüp gülümsüyor.

Ve daha bunun gibi bir sürü video. Hepsini tek tek sıkılmadan izledi Min Ho. İzlerken göz yaşları akıyordu. Bunun manasını anlamasa da ağlıyordu. Kafasını televizyondan çekip kutuya yöneldi. Bir sürü kıyafet vardı. Onlara göz gezdirip kenara koydu. En son kıyafete geldiğinde onu da kenara koydu. Ve bir deste fotoğraflar belirdi. Min Ho fotoğrafları eline aldı ve onlara tek tek göz gezdirdi. Onları da kenara koyduğunda artık tek bir şey kalmıştı kutuda.
Bir defter.
Onu eline alıp sırtını yatağa yasladı ve okumaya başladı.

“ Zehra çok ilginç bir kız.”

“ O beni deli ediyor.”

“ Bugün elini tuttum. İlk defa. Ve kalbim şu an deli gibi atıyor.”

“ Kavga ettik.”

“ Hastalandı, aptal soğuk suda banyo yapmış.”

“ İlk defa bir kadını öpmek istedim.”

“ Evliyiz diye yalan söyledik insanlara.”

“ O ağlıyor.”

“ Bir an düşündüm de, Zehra harika bir anne olurdu. Onunla bir aile kurmak en çok istediğim şey. Zehra ile evlenmeyi onu, doyasıya öpebilmek için istiyorum açıkçası.”

“ Ama bunlara rağmen biriyle evleneceksem o kadının da Zehra olmasını istiyorum.”

“ Benden nefret etmeni istemiyorum Zehra.”

“ Ağlama lütfen.”

“ Ağlama çünkü seni seviyorum.”

Okuduğu son cümleyle kapattı Min Ho defteri. Elini anlına götürüp bastırdı avuç içinin en alt tarafını. Gözlerinden dökülen yaşları artık durdurmak istemiyordu. Döküldüler izin istemeden. Ayağa büyük bir zorlukla kalktığında dengesini kaybetti ve yere düştü. Ellerini soğuk tahtaya dayayıp yeniden kalktı ayağa. Dudakları aralanmış, ağzından inleme çıkıyordu ve hızlı hızlı nefes alıp veriyordu. Titreyen elleriyle dolabını açtı. İçinden birkaç parça kıyafet bulup yatağın üzerindeki çantasına koydu. Cüzdanını, ve pasaportunu da çantaya koyup fermuarını kapattı. Çantayı boynundan geçirdi. Telefonunu da arka cebine sıkıştırıp koşar adımlarla dışarıya çıktı. Ayakları hızlı hızlı ilerlerken garaja girmiş, arabasının kapısını açmış, arabayı çalıştırıp havaalanının yoluna düşmüştü bile.

Göz yaşlarım hatırlıyor,

Buğulu bakan yeşil gözlerini,

Ağladığında kızaran kırmızı dudaklarını,

Sinirlendiğinde çatılan biçimli kaşlarını,

Gerildiğinde, gerilen anlını,

Her şeyini,

Her zaman giydiğin şu ceket hani siyah olan,

Evine giden otobüs,

Geç geliyor diye mızmızlanırdın,

Her zaman gittiğin restoran,

Yeni garsonunu sevmemiştin,

En sevdiğin şarkını,

Eski bordo hırkanı,

Kırmızı bereni,

Bütün bunlar sana dair anılar.

Hatırlıyorum..

Seni tanıyorum ‘Noona.’


***
6 Saat kaldı. Uçağının kalkmasına yalnızca 6 saat vardı. Ve bu soğuk evde 1 gecedir bekliyordu. Hala gelmemişti. Bekliyordu, ama yoktu. Gelen de yoktu, giden de.

Sadece 6 saat daha bekleyeceğim Min Ho.

Sadece 6 saat. Ve gideceğim.

Yabancı bir ülkede bu bedene yabancı bir hayat kuracağım.


Son 4 saat..
Son 3 saat..
Son 2 buçuk saat..
Kafasından hesapladı. Şimdi gitmesi lazımdı yoksa havaalanına bu trafikte yetişemezdi. Eline valizlerini yeniden alıp evin bahçesinden çıktı.

Yanından bir kız ile oğlan geçti,

Kız oğlanın sırtında,

Oğlan koşuyor,

Kız kahkaha atıyor,

Ve yere düşüyorlar,

Oğlan kıza sarılıyor.

Ama şimdi ? Bir zamanlar bu sokağı kahkahaları doldururken şimdi ise ürküten bir sessizlik hakimdi sokağa.
Birden hafif bir yağmur çiseleyince bavulundan bir şemsiye çıkarıp açtı. Yağmur damlaları şemsiyenin üzerinde hoş bir ses bırakırken, kız sokakta ardına bakmadan yürümeye devam etti.
Verdiğin sözlerin hepsi yalandı Min Ho. Lanet adam. Evde kaldım senin yüzünden.
Kız içinden sokurdanırken düşüncelerini çalan melodinin sesi susturdu. Telefonunu cebinden çıkardığında ekranda yazan kişiye uzun uzun hayretle baktı.


“Kurt Çocuk 2.”


Telefon çalmaya devam ederken kız hala ekrana bakıyordu.
Lanet adam demek istememiştim Min Ho. Vallaha bak.
Kız büyük temkinlikle arkasını döndüğünde karşısında gördüğü bedenle duraksadı önce. Daha sonra inanmaz gibi gözlerini kırpıştırdı.
Üzerinde gri bir tişört, altında koyu bir kot pantolon, ayağında kırmızı bir converse, kafasında ters takılmış bir şapka, sağ elinde bir ceket, sol eli ise kulağında. Sırtında bir sırt çantası. Ve yavaş yavaş yağan yağmur damlaları Min Ho’nun tişörtünü ıslatmış. Ve bu görüntü harikaydı. Kız temkin adımlarla yaklaştı çocuğa. Çocuk sol kulağındaki telefonu çekip arka cebine soktu. Kız adımlarını hızlandırıp elindeki bavulu yere koydu ve çocuğa koştu. Şemsiyesi de yere düşmüştü. Min Ho’nun boynuna kollarını sarmaladığında Min Ho da kollarını beline sarmaladı ve yüzünü kızın saçlarına gömdü. Kız elini çocuğun saçlarına götürüp okşadı ve kokusunu içine çekti. Huzurun beden bulmuş haliydi resmen Min Ho. Kız kollarını Min Ho’nun boynundan çekti ve çocuğun yüzüne baktı. Dudakları çok güzeldi. Şu yaşına kadar ilk defa bir erkeğin dudaklarını öpmek istiyordu. Parmak uçlarında yükseldi ve Min Ho’nun dudağına ufak, minicik bir öpücük kondurup geri çekildi. Min Ho kıza anlamaz gözlerle bakarken anlını kızın anlına yasladı.

“ Seni özledim Zehra.”
“ Seni özledim Lee Min Ho.”


*

Zehra huzursuzca parmaklarını oynattı. Avucunun içi terlemişti ama Min Ho buna rağmen kızın elini tutmakta diretiyordu. İçeriden çığlık sesleri geliyordu. Birazdan içeriye girecekler, ve her şey yeni başlamış olacaktı. Min Ho kızın elini bir anlığına bırakıp sırt çantasından güneş gözlüğü çıkarıp kıza taktı. Kafasıyla yakıştığını belirten bir hareket yapıp kızın elini yeniden tuttu ve adımlarını içeriye yönlendirdi. Çığlık sesleri bütün havaalanını kaplarken kız korkudan titriyordu ama buna rağmen yanında Min Ho’nun olması onu rahatlatıyordu. Min Ho elindeki pasaportu görevliye verdi ve gerekli işlemleri yaptıktan sonra Zehranın yanına yeniden gidip, elini tutmak yerine kolunu omzuna atıp onu kendisine çekmişti. Zehra başta ne tepki vereceğini bilememiş kolunu Min Ho’nun beline dolamıştı. Min Ho fanların hediyelerini kabul ediyor, onlara en içten gülümsemelerini yolluyordu. Zehra ise ne yapacağını şaşırmış bir şekilde etrafa gülücükler saçarken düşündü :

Ölüm, hiçbir şeyi çözmez. Ölmek isteyince bütün o acılardan kurtulmuş olmuyorsunuz. Eğer ben bu yaşadığım şeylere dayanamayıp intihar etmiş olsaydım, şu an bu adam yanımda olmazdı. Ama eğer intihar etmeye kalkışmasaydım da yanımda olmazdı. Min Ho bana çok şey öğretti. “Ölmeyi istemek yerine bütün zorluklara göğüs germek.” İşte tam olarak buydu. Ben intihar ederken aklımda tek bir şey vardı “ Sona geldim.” Ama Min Ho ile karşılaştığımda ise aklımda olan düşünce şuydu. “ Her son yeni bir başlangıçtır.” Öyle de oldu. O sarışın amcanın zamanı geldiğinde anlayacaksın demişti ya, işte şimdi anladım. Min Ho bana “ Ölüm, hiçbir şeyi sonlandırmaz. Zorluklarla başa çıkmanın tek çözümü ölüm değil. O sorunlara göğüs germektir.” Bunu öğretti. Bu adam, bu yüzden yanımda. Beni neden unuttuğu, ya da diğer insanların onu neden unuttuğuna gelirsek eğer, insanın hayatındaki en değer verdiği şeydir ; anıları. Bir insanı eğer anıları ile sınava sokarsanız, o insan çok zorlanır. Ve sonuç olarak insan bazı şeylerin farkına varır. Bende bunların farkına vardım. Anılarımız, en değerlilerimiz. En yakın arkadaşlarınızla geçirdiğiniz o harika anılar, siz ağlarken bir merhem olur size. Sevgiliniz ile geçirdiğiniz anılar ise düştüğünüzde sizi kaldırmak için elini tutan bir insan olur size. Aileniz ile geçirdiğiniz anılar ise,yağmurda bir şemsiyedir. Sizi kuşatan kötü şeylerden korur. Anılarımız ile tutunuyoruz yaşama. Bizi ayakta tutan tek şeydir ; anılar.

Havaalanının kafeteryasına gidip kahve almış orada bir süre oyalanmış, uçağın kalkış saati geldiğinde ise uçağa binmek için yola koyulmuşlardı. Min Ho Türkiyede olduğunu belirten bir tweet atıp, havaalanına fanları toplamıştı. Zehra buna her ne kadar kızsa da Min Ho’nun aklında bir fikir vardı. Bu yüzden yapmıştı bunu. Havaalanında çok az fan vardı, bunun sebebi ise havaalanına hemen anında çıkıp gelemedikleri içindi. Ama Min Ho bunu pek önemsemedi. Uçağa bindiklerinde ise Min Ho biliyordu. Kore’de çok daha büyük bir kafileyle karşılaşacaklardı. 12 saat boyunca uçak yolculuğu yapacaklardı ve kesinlikle o zamana kadar çok fazla fan birikecekti ve Türkiyedeki havalimanında çekilen fotoğraflar çoktan oraya ulaşacaktı. Aklındaki fikirle sinsice gülümserken kafasını cama yasladı ve uykuya daldı.
*
“ Sadece gülümsesen yeter. Somurtursan eğer insanlar yanlış anlar. Bu yüzden gülümsemelisin.” Deyip kızın dudaklarını işaret parmaklarıyla yukarıya doğru kıvırdı. Zehra gülümseyince Min Ho da gülümsedi ve Zehranın elini tutup uçaktan indi. İçeriye girdiklerinde fanlar deli gibi çığlık atıyorlardı. Min Ho’nun etrafını korumaları sardığında Min Ho Zehraya bakıp gülümsedi ve elini bırakıp kolunu omzuna attı ve kendine çekti. Zehra yine aynısını yapıp elini Min Ho’nun beline koydu ve yol boyu ilerlediler. Min Ho yine fanlardan gelen hediyeleri kabul ediyor, onlara gülümsüyordu. Havaalanının çıkış kapısına doğru yürüdüklerinde korumaları kapının teknik bir arıza yüzünden bozuk olduğunu, birkaç dakika burada beklemeleri gerektiğini söylediklerinde, Min Ho sinsice gülümsedi ve Zehraya döndü. Kolunu omzundan çekti ve elini kızın saçlarına götürüp karıştırdı. Tatlı bir şekilde gülümsedikten sonra kafasındaki şapkayı ters çevirdi ve Zehranın yüzüne eğildi. Yüzlerine flaşlar patlarken kıza gülümsedi.
“ Biraz sonra yapacaklarım için özür dilerim, ama bundan asla pişman olmayacağım Zehra.” Deyip yüzünü sağa yatırdı ve dudaklarıyla kızın dudaklarının üzerini örttü. Dudakları yıllardır içinde biriktirdiği özlemle, aşkla, tutkuyla hareket ederken elini kızın yanağına koydu. Yüzünü sola yatırdı ve dudaklarını biraz daha hareket ettirdi. Min Ho öpüşünü biraz daha derinleştirirken kız içinden şunları geçirdi :

Benim monoton sıkıcı aşk hayatım şimdi eğlenceli bir hal almaya başlıyordu. İleride yaşayacaklarım için endişelenirken, Min Ho’nun gözleri beni rahatlatıyordu. Bazen düşünmeden de edemiyorum açıkçası. Acaba bunların hepsi birer tesadüf mü ? Demek istediğim, Min Ho başka bir kadının evine gönderilecekti de yanlışlıkla bana mı geldi diye. Aslında yaşanılan her şey birer tesadüf, ama biz insanlar buna kader diyoruz.

Sezon Finali ! ^^
Bunca süre boyunca okuyup beni desteklediğiniz için çok teşekkürler. Hepinize teşekkür ediyorum, iyi ki varsınız. Umarım final beklentilerinizi karşılar. Aceleye geldiği için pek özenemedim yazarken. Ama şu son sahneyi yazarken çok eğlendim kkk :D
Farkındaysanız, Final demedim çünkü final değil. Sezon finali yapıyorum çünkü malumunuz okul var ve sınavlarım başlıyor. Sınavlarım bittikten sonra yeni sezonu, aynı başlık altında yazmaya devam edeceğim. Bir 10 bölüm kadar devam eder sanırım. Bölümler de kısa kısa olur. Yani özel bölüm olarak düşünün. Mayısın sonlarında yeniden yazacağım. Hepinize teşekkür ediyorum yeniden ve 2.Sezonda görüşmek üzere Ag

Fotoğraflar, Min Ho’nun havaalanındaki fotoğraf ve şu sarıldıkları sahnenin temsili bir gifi. Son fotoğrafta da Zehranın havaalanında giydiği kıyafet var.


[Resim: 0be0c9f24b7974f2cbf2387953ce1e47.jpeg]

[Resim: giphy.gif]

[Resim: tumblr_n44p4zNz8f1rdyi75o1_500.gif]

[Resim: fashion-kfashion-korean-girl-kstyle-Favi...883256.png]
 
_______________________________________________________



[Resim: xkqh5w.jpg]
(Bu Mesaj 03-14-2015 11:44 PM değiştirilmiştir. Değiştiren : park ze shi.)
03-14-2015 10:07 PM
Tüm Mesajlarını Bul Alıntı Yaparak Cevapla
park ze shi Çevrimdışı
Minoz Fan

Mesajlar: 1,433
Üyelik Tarihi: Jun 2013
Rep Puanı: 191
Mesaj: #27
Evimde Bir Yakışıklı Var !
 
2. Sezon Tanıtımı #

Bebeğim,

Sen yokken çok şeyler oldu.

Baban askere gitti, evlendik.

Yeni arkadaşlıklar edindim.

Mutluyduk ikimizde. Ama her şey toz pembe değildi. Baban eskisi kadar dizi teklifi almıyor. Aradan 5 yıl geçmesine rağmen hala kabullenmeyenler var. Ama artık, eskisi gibi değil. Fanlarla çok güzel anlaşmaya başladım. Evet ben, annen. Bir instagram hesabı açtık. Baban ile ortak kullanıyoruz. Oradan babanda bende fanlarla muhabbet ediyoruz. Evet, gerçekten. Çok eğlenceli oluyor. Sorulan bazı soruları cevaplıyor, iyi dileklere teşekkür ediyoruz. Ve seni bolca anıyoruz. Fanlar hala seni unutmadı bebeğim. Bana hala geçmiş olsun diyenler bile var..

Israrlarım üzerine baban ile Running Man programına bile katıldık!

Babanın şirketinin yaptığı bir program gereğince her gün program çektik.. Hala da çekiyoruz.. Hani vardı ya 'Good Day' diye bir program.. Hah işte, o programın adı şimdi 'Honey Month' oldu. Düğün hazırlıkları, düğün, balayı, düğün sonrası.. Her şey var bu programda. Çekerken çok eğlendik.

Bir program daha vardı. Evli çiftleri ayrı odaları kapatıyorlardı ve onlara bazı sorular soruluyordu. Birimiz sorunun cevabına A derken diğerimiz B diyorduk ve ortaya çok eğlenceli dakikalar çıkıyordu.

Babanın eski menajeri emekliye ayrılınca yerine 2 tane tatlişko menajerleri geldi.

Chan Hyuk ve So Hyun.

Birbirlerini seviyorlardı, ama söyleyemiyorlardı. Sonuç mu ? Bizden önce evlendiler.

So Hyun evililiğinin 15. Ayında hamile kaldı, bense sana 2. Ayda.. Bununla baban her ne kadar çok dalga geçsede ben utanmaktan başka bir şey yapmıyordum. Benim hamileliğimin 2.ayında So Hyun ablanın hamile olduğu haberini aldık. Buna rağmen, o benden önce doğum yaptı. Ben ise, doğum yapmadım. Elime seni alamadım.Belki de daha geç farketseydik, ölecektim. Doktorun dediğine göre öyleymiş yani. Ölmeye başlıyormuşum, yavaş yavaş. Eğer biraz daha geç farketseydik, ölecektim. O zaman baban yanlız kalacaktı. Ben bir kere ölecektim ama baban, her gün ölecekti. Senden sonra baban da kendini toparlayamadı. bir film çekecekti.Çekemedi. So Hyun kendini suçlu hissetti, nedensizce. Doğum yaptıktan sonra bebeğini benim önümde bir kere bile sevmedi. Her bebek konusu açıldığında ben odama geçip kendimi banyoya kapatarak saatlerce banyoda çığlık atarak ağlıyordum. Baban ise umutsuzca beni sakinleştirmeye çalışıyordu ama belliydi, o da sakin değildi. Hatta o da benim gibi, ağlıyordu. Ağlama krizlerimi banyoda atlatmaya çalıştığım için Min Ho beni sakinleştirmek için suyu açıyordu. Aslında, suyu açma sebebi beni sakinleştirmek için değil de ağladığını görmemem içindi.Sular yüzünden ağladığının belli olmadığını sanıyordu ama, yanılıyordu. Ağladığı bariz belliydi.

So Hyun hamileliğini doyasıya yaşarken ben yalnızca, ağlıyordum. Kimse ile konuşmuyor, evden dışarıya çıkmıyordum. Canlı bir ölüydüm adeta. Seni özlüyordum, ama bu kısa sürdü. Kardeşlerine hamile olduğumu öğrendim. Artık, dünyanın en mutlu insanı bendim. Ama seni hala özlüyorum, bebeğim.

Merak ediyorsun değil mi ? Sen yokken neler yaşandı ? Beni dinlemek ister misin ?
Anlatacağım. Hepsini teker teker anlatacağım. En başından…


~Tanıtımdan da anlaşılacağı gibi 2.sezon bir mektup.. Zehra'nın bebeğine yazdığı bir mektup.

İlk sezon Zehra ile Min Ho'nun günlüklerinden oluşuyordu.Yazarın anlattığı bölümler ise Zehra ile Min Ho günlük yazmayı bırakıyorlar. En başından beri aklımdaki fikir buydu. Başrollerin günlüklerinden oluşan bir hikaye..ımm, güzel duruyor.

2. Sezon da dedim böyle ilginç bir şeyler olsun. Aklıma mektup geldi. Başrolün bebeğine yazdığı mektuptan oluşan bir hikaye..ımm, güzel duruyor.

Bir kaç afiş yaptım. Onları da koyacağım birazdan..

2.Sezon için hazır mısınız ? Ag

Ben çok heyecanlıyım açıkçası.

Madem öylee 2.sezonda görüşmek üzere ~
 
_______________________________________________________



[Resim: xkqh5w.jpg]
04-05-2015 04:02 PM
Tüm Mesajlarını Bul Alıntı Yaparak Cevapla
park ze shi Çevrimdışı
Minoz Fan

Mesajlar: 1,433
Üyelik Tarihi: Jun 2013
Rep Puanı: 191
Mesaj: #28
Evimde Bir Yakışıklı Var !
 
2.Sezon #

25.Bölüm #

“ Min Ho’nun kıza bakışlarını görmediniz mi ? Çok seviyor belliki, kız da çok güzel. Min Ho ile çok güzel uyuyorlar. Ben onaylıyorum ! Min Ho mutluysa bize bir şey demek düşmez.”

“ Ah, hayır hayır ! Min Ho saçmalama lütfen.”

“ Kız Koreli bile değil Min Ho !”

“ Bu kız Müslüman !”

“ Ne yani Min Ho Müslüman mı oldu ?”

“ Min Ho bu kızı nereden bulduğunu açıkla lütfen.”

“ Bir şeyime benziyormuş kız.”

“ Min Ho ilk defa bir kıza böyle içten bakıyor. Lütfen anlayışla karşılayın.”

“ Barlardan fırlama gibi.”

“ Ne yani bu kızla şey mi yaptın sen şimdi Min Ho ?”

“Herkesin önünde kızı öpmeyeydin iyiydi Min Ho. Kızı vakumladın bildiğin. Yazık kız da bir tepki veremedi.”

“ Kızın Min Ho’nun geri çekildiğindeki tepkisi harikaydı kkk”

“ Kız kesin hamile.”

“ Bu da Kim Hyun Joong olayına dönüşmez umarım.”

“ Kaç para istedi kız acaba ?”

“ OMG ! Bu kız çok güzel.”

Sinirle laptop’un kapağını aşağıya indirdim. Min Ho’ya baktığımda telefonuyla uğraşıyordu. Bu kadar da umursamaz olunmazdı ki Min Ho.

“ Başkan seninle görüşmek istiyormuş.” Dediğinde şöyle bir durdum.

“ Bunu bana yeni mi söylüyorsun Min Ho ?”

“ Bana da yeni dedi. Mesaj attı telefonuma.” Dediğinde oturduğum halıdan kalktım ve nefesimi dışarıya verdim.

“ Nereye gitmem gerekiyor ? Ve bu odadan ne zaman çıkacağız acaba ?”

“ Üst katta, ben götürürüm seni. Ve, buradan gece yarısı gideceğiz.” Sehpanın üzerinden telefonumu alıp ceketimin cebine koydum ve saçlarımı düzeltmeye başladım.

“ Neden ama ?”

“ Gazeteciler kamp kurmuştur şimdi oraya.”

“ Sanki gece orada olmayacaklar mı ?”

“ Gece çoğu uyumuş olur, hem fotoğrafımız çekilse bile karanlıkta kimse görmez ayrıca arka kapıdan gireriz.” Çantamı elime alıp aynanın karşısına geçtim. Havaalanından geldiğimizden beri Min Ho’nun şirketteki odasında oturuyorduk. Evet, Min Ho efendinin şirkette de odası varmış. Gizli miymiş neymiş. Dayalı, döşeli. Sadece yatak yok. Kapının yanındaki aynaya geçip çantamdan şeftali rengi rujumu çıkardım. Ruju büyük bir dikkatle sürerken Min Ho arkadan bağırdı.

“Ananas çok severim ona göre.” Dediğinde içimden kocaman bir ‘OHA’ çektim. Rujumun rengine ve tadına da karışmaz umarım. Ruju elimin tersiyle sildikten sonra ıslak mendille de iyice temizledim.

“ Ben rujunu sil diye bir şey dememiştim ama yine de sen bilirsin. Bana pek bir farkı yok açıkçası.” Dediğinde elimdeki çantayı kafasına geçirmemek için zor tuttum kendimi. Oflayıp çantamı omzuma taktım ve Min Ho’ya döndüm. Koltukta kurulmuş, elindeki telefonla meşguldu. Kafasını ekrandan çekip telefonu bana uzattığında elime telefonu aldım.

“ Bu fotoğrafı çok beğendim ben. Ekran fotoğrafım yapacağım. Çeken kimse çok güzel çekmiş.”

Dediğinde telefondaki fotoğrafa baktım. İçimden Min Ho’ya bildiğim tüm küfürleri ederken telefonu kucağına attım.

“ Min Ho o konuyu hiç açma. Sana çok sinirliyim.”

“ Kore’de eğer herkesin önünde sevgilini öpmezsen, sevgili sayılmazsınız. Ben bu yaptığım hareketle, ne kadar cesur olduğumu kanıtladım.”

Alayla tısladım. “ Ne cesurluk ama.” Dediğimde koltuktan ayağa kalktı ve pantolonunu düzeltti. Koltuğun üzerine atılmış olan ceketini de üzerine geçirdikten sonra yanıma, yani aynaya geldi. Parmaklarıyla saçlarını düzeltmeye çalışırken elimle eğilmesini işaret edip parmaklarımla saçlarını düzeltmeye başladım. Kafasını kaldırdığında ceketinin de yakasını düzeltip sırtına vurdum.

“ Haydi, gidelim artık.” Dediğimde elimi tuttu ve odadan çıktık. Uzun, dar, duvarları gri renkte olan koridorda ilerlerken başkanın bana ne diyebileceği düşünüyordum.

1. Para teklif edebilir. Yüksek ihtimalle.

2. Min Ho’dan ayrılmam gerektiğini söyleyebilir. Bu da yüksek bir ihtimal.

3. Ya da birlikteliğimizi onaylar ve düğün masraflarımızı o karşılar. Bu ihtimal bile değil.

Koridorun sonuna geldiğimizde Min Ho beyaz kaplı kapıyı bir kart yardımıyla açtı ve kapıdan dışarıya çıktık. Koridordan çıkmamızla asansöre binmemiz bir oldu. Bir saniye. Şu an düşündümde Min Ho ile ilk defa asansöre biniyorum. Asansör ? Min Ho ve ben ? Yalnız ? Fazla k-drama izlemenin zararı arkadaşlar. Asansörün kapısı açıldığında Min Ho beni sürüyerek çıkardı. Sürümüyordu ama, elimi sıkı tutuyordu. Ben arkadan ilerlediğim için sürüyor gibi görünüyordu. Her neyse. Beni kahverengi kapının önüne getirdiğinde durakladı. Ve işaret parmağını bükerek kapıya vurdu, ardından da odaya girdik. Hay maşallah. Hayalimdi StarHaus Entertainment’in CEO’sunu görmek. Oda altın kaplama mı deyim ne deyim bilemedim. Her yer altın rengindeydi. Devasa bir masa vardı ve masada altın rengiydi. Avize ise bütün ihtişamı ile parlıyordu. Kocaman bir koltuğun içinde ise güdek birisi oturuyordu. Manzara o kadar komikti ki, ortamın ciddiyetini unutup haykırmak geliyordu içimden. Benim bu mal mal sırıtarak etrafı izleyişimi güdek boylu adamın sandığım ses bozdu.

“ Min Ho sen çık lütfen.” Adam bize bakmadan konuşmuştu ve Min Ho da gerilmişti. Bunu elimi tutan ellerindeki damarların belirginleşmesinden anlıyordum. Min Ho elimi bırakıp bana baktı.

“ Dışarıda bekliyor olacağım seni Zehra.” Dedikten sonra dışarıya çıktı. Ben korkar adımlarla masanın önündeki koltuklara doğru ilerlerken adam yüzüme dahi bakmıyordu. Yüzüme bakmadan koltuğu işaret etti. Bende masanın sol tarafında kalan koltuğa oturdum. Adam elindeki dosyaları bıraktı ve eline bir kalem aldı, başını kaldırdı ve sırtını koltuğuna yasladıktan sonra nihayet bana baktı. Kalemi eliyle evirip çevirirken tek kaşını kaldırıp beni baştan aşağıya süzdü.

“ Sandığımdan daha güzelmişsin.” Dediğinde utançla başımı öne eğdim. “ Teşekkür ederim efendim.”

“ Şimdi anlat bana, nasıl tanıştınız Min Ho ile ?” deminki ses tonunun aksine, soğuk,sert bir ses tonuyla konuşmuştu. Önce yutkundum ve vereceğim cevabı düşündüm.

“ Uzun hikaye, Min Ho anlatsa sanırım daha uygun olur.” Dedim titreyen ses tonumla.

“ Peki, üstelemeyeceğim. Ama sana bir şey söylemek istiyorum.” Dediğinde kafamı kaldırmadan yukarı aşağı hafifçe salladım. “ Buyurun.”

Adam az önce incelediği kağıtları atar gibi masanın ucuna koydu. Bende uzanıp kağıtları aldım. Her ne kadar anlamayacağımı bilsemde kağıtları incelemeye başladım. Adam anlamadığımı anlamış olacak ki, bana açıklama yapmaya başladı.
“ Bu yıl için tam 104 reklam şirketiyle anlaşma yaptık. Ama şu an şirketler sözleşmelerini geri çekti ve geriye sadece 60 şirket kaldı. Bil bakalım bunun sorumlusu kim ?” dediğinde boğazıma kocaman, kaya gibi bir yumru daha oturdu. Cevap veremedim, sessiz kaldım. Eğer cevap verirsem, sesimin ‘vak vak’ diye çıkmasından korkuyordum.

“ Min Ho buralara kolay gelmedi Zehra.”

“ Biz de buralara kolay gelmedik Başkanım. Ne zorluklar çektiğimi bilmiyorsunuz. Min Ho’yu bulmuşken onu bırakamam. Anlıyor musunuz ? Bunu, yapamam. Çok üzgünüm.” Deyip ayağa kalktım. Aklımda havalı bir şekilde yürüyüp gitmek varken arkadan gelen ses beni olduğum yere çivilemişti.

“ Yarın saat sabah 9’a bilet aldım. Ülkene dön. Min Ho ile ilişkini kes. Onun bütün popülaritesi sayende yerle bir oldu.”

Bu şey fazla klişeydi.

Fazlasıyla.

Arkamı dönüp adamın-başkan demek daha doğru olur sanırım- elinden bileti sertçe çektim.

Cevap vermeden odadan çıktım. Havalı bir şekilde değil, ezik bir şekilde.

*

Gece saat 4’te şirketten ayrılıp gizli gizli paytak paytak Min Ho’nun evine girdik. Ev mi diyeyim, saray yavrusu mu diyeyim, bilemedim açıkçası.

Evden içeriye girer girmez evde koşturmaya başladım. Onu inceliyor, bunu inceliyor, oraya giriyor, buraya giriyor, oradan oraya koşturuyordum. Banyo bir salon büyüklüğündeydi. Ve içinde kocaman yuvarlak bir jakuzi vardı. Girmediğim tek oda yatak odasıydı. Açıkçası oraya da girmeye pek cesaret edemiyordum. Min Ho ışığı yakmamıştı ve ben karanlıkta koşturduğum için oraya buraya çarpıp düşüyordum, arkalardan bir yerlerden de gülme sesleri geliyordu. En sonunda yorulup kendimi yere attım. Evet yere attım. Şimdi yarım saat koltuk arayacaktım, onda da düşüp bir yerlerimi kıracaktım. Hiç çekilmezdi vallahi. Gözüm karanlığa alışmış haliyle Min Ho’yu ararken yanımda hissettiğim sıcaklıkla sırtımı duvara verdim. Evet galiba duvar kenarına oturmuştum.

“ Odamı görmek ister misin ?” dediğinde sevinçle el çırptım. Min Ho ayağa kalkıp elini uzattığında elini tuttum. Min Ho’nun elini tutmamla beni kendine çekmesi bir olmuştu. Burnu burnuma değerken, nefes almamaya çalışıyordum. Kalbim çok hızlı atıyordu. Min Ho beni öperken bu kadar heyecanlanmamıştım. Ama, bu kadar yakınken ve sıcak nefesini yüzümde hissederken insan heyecanlanmadan da edemiyordu açıkçası. Sonuçta hayatınızda kaç kez Min ho’nun nefesini yüzünüzde hissediyordunuz ki ? Tamam, ağlama lütfen. Bir şey demedim.

Min Ho’dan bir sapıklık yapmasını beklerken o beni şaşırtarak (!) hiçbir şey yapmadı ve dirseğimden tutarak beni odasına götürdü. Odanın ışığını yine açmamasına rağmen gözlerim karanlığa alışmıştı. Odaya girdiğimde ilk işim kendimi yatağa fırlatmak oldu. Yatağın üzerine çıkıp yattığımda derin bir nefes aldım. Uykum vardı, belki de bir gündür uykusuzdum. Kapanmaya başlayan gözlerimi açıp kapayarak yatağın kenarına oturdum. Min Ho da sağ tarafıma geçip oturduğunda nefesimi dışarıya verdim.

“ Özür dilerim Min Ho.” Dediğimde Min Ho kafasını çevirip bana baktı. Ben ise ona bakmadan karşımda duran aynaya baktım.

“ Üzgünüm ama gitmem gerekiyor. Burada, seninle kalamam.” Dediğim şeye kendimde inanmamıştım. Hayır, gayet de güzel onunla kalabilirdim. Onunla burada yeni bir başlangıç yapabilirdim. Kendi hikayemi, yeniden düzenleyebilirdim. Evlenirdik belki, o hayalini kurduğumuz çocuğa sahip olurduk. Bütün dünya arkamızda olurdu belki. Belki…
“ Tek amacım, seninle sevgili olup ünlü olabilmekti. İnsanlar bana fiziğimin güzel olduğunu söylüyorlardı. Ve bende gaza geliyordum. Tek amacım, manken olabilmekti. Ama her şey alt üst oldu.” Çok harika Zehra. Hayatımda bu kadar saçma bir bahane daha duymamıştım. Min Ho da sanki benim düşüncelerimi okumuş gibi, “ Hayatımda bu kadar saçma bir bahane daha duymadım Zehra,” dedi. Ben Min ho’nun söylediklerini içimden onaylarken Min Ho umursamazca ekledi.

“ Eğer tek amacın bu olsaydı. Şu an burada bunu konuşmuyor, başka şeyler yapıyor olurduk.“ İçimden onu onayladım. Ne ? Bir saniye. Daha yeni idrak ediyorum. Başka şeyler derken ? E, yok artık. Bakışlarımı ona çevirdiğimde aynı umursamazlıkla “ Emin ol, o zaman daha eğlenceli olurdu,” dedi. Ben yanaklarıma biriken kanla kıpkırmızı olurken Min Ho devam etti.

“ Utanma,kendimi tutabileceğimi pek sanmıyorum da.” Dediğinde elimde olmadan daha fazla utanmıştım.

“ Sana utanma demiştim değil mi ?” Min Ho’nun bunu söylemesiyle ensemden tutup beni kendine çekerek öpmeye başlaması bir olmuştu. Ben elimi nereye koyacağımı bilmeden omuzlarına götürdüm ve kollarımı boynuna doladım. Elimle tişörtünü sıkarken sırtım birden soğuk zeminle buluştu. Kollarımı boynuna daha sıkı doladım. Min Ho’nun saçları anlımı kaşındırırken herhangi bir tepki veremiyordum. Ben daha şu an yaşadığım olayı idrak edemezken, Min Ho sanki demin saçma bir konuşma yapmamışız gibi beni öpüyordu. Ve asıl saçma olanı ise, benim karşılık vermemdi.

25.Bölüm Sonu ! ^^
Okuduğunuz İçin Teşekkürler :D
Aklınızda bir soru var biliyorum. Bu son sahnenin devamı var mı ? Hayır yok maalesef. İlk sezonda sadece bir adet kiss sahnesi vardı. Bunu telafi etmek için sık sık koyacağım, haberiniz ola.

İlk başta paylaştığım video da son sahnenin temsili bir video su vardı, kısa bir şeydi sadece öpüşüyorlardı. Ama yüreğim el vermedi kaldırdım Ag ^^
 
_______________________________________________________



[Resim: xkqh5w.jpg]
(Bu Mesaj 04-23-2015 05:42 PM değiştirilmiştir. Değiştiren : park ze shi.)
04-22-2015 11:41 PM
Tüm Mesajlarını Bul Alıntı Yaparak Cevapla
« Önceki | Sonraki »
Cevapla 




Konuyu görüntüleyenler: 1 Misafir

İletişim | Lee Min Ho Turkey | Minoz Turkey | Yukarıya dön | İçeriğe Dön | Mobil Versiyon | RSS
[1] [2] [3] [4] [5] [6] [7] [8] [9] [10] [11] [12] [13] [14] [15] [16] [17] [18] [19] [20] [21] [22] [23] [24] [25] [26] [27] [28] [29] [30] [31] [32] [33] [34] [35] [36] [37] [38] [39] [40] [41] [42] [43] [44] [45] [46] [47] [48] [49] [50]