park ze shi
Minoz Fan
Mesajlar: 1,433
Üyelik Tarihi: Jun 2013
Rep Puanı: 191
|
Evimde Bir Yakışıklı Var !
İyi Okumalar..
Sezon Finali #
Part 2 #
Son Part #
Sonunda finali yazıyorum. Umarım, beklentilerinizi karşılayan bir final olur. Sizden bir ricam olacak. Çook uzun bir bölümdü. Yazarken çok zorlandım ve çok vakit kaybettim. Sizi de çok beklettim sanırım. Ha ricaya gelirsek eğer, sonuna kadar hissederek kafanızda canlandırarak ve en önemlisi empati kurarak okumanızı rica ediyorum. Ve en başında belirteyim, doktorunun Zehraya teşhis ettiği hastalık tamamen benim uydurmamdır. Böyle bir hastalık yoktur. Fantastik bir hikayede fantastik bir hastalık, hani Pinocchio Sendromu gibi hayali bir hastalık bu..
*
Hemen yanı başında duran menajerine baktı Min Ho.
“ Anlamıyorum ki Min Ho ! Nereden çıktı dünya turunu iptal etmek ?” Menajer Park sinirle oraya buraya gidip gelirken Min Ho koltuğuna gömülüp gözlerini tavana dikti.
“ İyi değilim diyorum hala anlamıyor musun ? Bir kez daha sahnede bayılırsam ne olacak sence ? Birazda o fanları düşün. Heyecanla gelecekler, daha sonra ne olacak ? Min Ho sahnede rahatsızlanacak ve konser iptal olacak. Daha fazla masrafa girmeden iptal edelim şu turu.”
“ Hayır efendim iptal falan olmuyor dünya turu.” Menajer sinirle işaret parmağını sallayarak konuşmuştu.
“ Anlamıyor musun ! Dünya turu diyorum ! İptal etmezsek ne olacak o zaman ?!” Min Ho sinirle ayağa kalkarak ekledi “ Bende konsere çıkmam sizde kendi aranızda fanlarla eğlenirsiniz.” Sesi hiç şaka yapıyor gibi değildi. Gayet de ciddi çıkmıştı.
“ Min Ho, böyle yapma.” Menajerin sesi yalvarır gibi çıktığında Min Ho galibiyet bayrağını salladı.
“ Üzgünüm, şirketle konuşursunuz.” Deyip odadan çıktı Min Ho. 1 haftadır Filipinler’delerdi. Min ho rahatsızlandığı için uçağa binmeye korkuyordu. Yine fenalaşırsa uçakta doktor falanda bulamazdı. Bu yüzden biraz burada dinlenmek istemişti. Dünya turu da ertelenmiş gibi duruyordu. Şimdilik.
Min Ho odasına girer girmez kendini yatağına atıp tavandaki abartılı avizeyi izledi. Fazla altın renkliydi. Hala düşünüyordu, sahnede neden bayılmış olabilirdi ? Doktor tansiyonunun düştüğünü ve ağır iş programından olduğunu söylemişti. Ama nedense içinde bir yerlerde kötü bir his vardı. Kalbinin en derin köşesinde bir sızı vardı. Fazla büyüktü, ve o sızıyı durduramıyordu. İçmediği hap, yemediği serum kalmamıştı ama o acı yine de geçmiyordu. Kaliteli bir yapıştırıcı ile yapıştırılmış olmalıydı o acı kalbine. Yatakta doğrulup oturur vaziyete geçti. Ayaklarını yatakta sallandırdı ve saçlarını kaşıdı. Gözüne kıyafet dolabının kapağına iliştirilmiş takım elbisesi takıldı. Bu şu son fanmeeting de giydiği siyah takım elbisesiydi. Oturduğu yerden kalktı, ayağındaki otel terliğini sürüye sürüye dolabın önüne geldi. Eline takım elbisenin ceketini aldı. Ve ceketi evirip çevirip baktı. Ceketin kolunu sıyırdığında kolun iç tarafında yanık izi ile karşılaştı. Derin bir yanık izi değildi ama kumaşın iç tarafının rengi değişmiş ve büzülmüştü. Takım elbiseyi biraz daha evirdi çevirdi ve yakasını kaldırdığında orada da bir yanık izi buldu.
Yanık izleri.
Kalbinde taşıdığı izler gibi.
[8.Gün- Bana inanmıyorsunuz.]
Yaşlı adam elindeki gözlüğün sapını kemirerek kadına döndü.
“ Zehra ile konuşmayı hiç denediniz mi ?”
“ Deniyorum ama olmuyor ki. Konuşmuyor benimle.” Kadın rahatsızca kıvrandı koltukta. İçeriye hizmetçiler girdiğinde kadın hizmetçinin uzattığı tepsiden porselen kaplı bardağı alıp kahvesini höpürdetti.
“ Benim konuşmamda fayda var.” Deyip yaşlı adam büyük bir bıkkınlıkla ayağa kalktı. Bıkmıştı şu ailenin sorunlarından ve kadının sorumsuzluklarından. Yaklaşık 7-8 yıl önce evin kızını tedavi ediyordu. Şimdi yeniden aynı sorun peydahlanmıştı. Adam çıkıp da diyemiyordu ki ; kızınızın psikolojisi bozulmuş ! Anca kıza terapi uygulayıp duruyordu ve haplarını düzenli kullanmasını tembihliyordu. Yaptığı başka da bir şey yoktu.
*
“Anlatabilirsin kızım bana. Bana güvenebilirsin. Dinlerim seni, hatırlarsın dinlemiştim seni önceden. Yine dinlerim.” Genç kız bakışlarını ürkekçe adama çevirdi. Acaba derdini anlatsana dinler miydi ? Dinlerdi de anlar mıydı ?
“ Bir adam vardı,” derin bir iç çekti ve kalbini boşalttı. “ O bana beni sevdiğini söyledi, bende ona ondan nefret ettiğimi.” Yaşlı adam not aldığı defterden kafasını kaldırıp kıza baktı. Daha sonra arkasına yaslanıp kıza devam etmesi için işaret etti.
“Evimin banyosundaki küvette buldum onu. Kendini hatırlamıyordu. Hafızasını kaybetmişti. Yavru bir köpek gibiydi ve yardıma ihtiyacı vardı.” Kız birden durakladı. Bakışlarını adama çevirdi. Adam pür dikkat kızı dinliyordu. Bana inanmıyor diye geçirdi kız içinden.
Bana inanmıyor.
“ Bu süre boyunca ona yardım ettim, kıyafetler aldım, yedirdim, içirdim ve aşık oldum. Ona yaptığım en büyük iyilik ona aşık olmamdı. Yani öyle sanıyorum. Belki de çok büyük bir kötülük yapmışımdır ona aşık olmakla. Bilmiyorum.”
Kız bir daha iç çektikten sonra yorganını sıkarak devam etti.
“ Bir gün vücudu yok olmaya başladı. Yüzü ve elleri görünmemeye başladı. Yok oluyordu. Gidiyordu.”
Kız yine duraklayıp adama baktı. Adam gözlüğünün sapını kemiriyor, gözlerini kısmış bir şekilde kıza bakıyordu.
“ Ve bir gün bir adam çıktı ve bana onun son 5 günü kaldığını söyledi. Daha ona ‘Seni Seviyorum.’ Bile diyememiştim halbuki. Çok klişe değil mi ?”
Kız dişlerini sıkarak, tırnaklarını yorgana geçirdi.
“ Ve bir gün, o gitti. Beni ardında bırakarak gitti. Onu tanıyan insanlar tanımadıklarını söylüyorlardı. O kim ? Diyorlardı. İşte buraya kadar. Annemde beni bu lanet eve getirdi. En kötüsü de ne biliyor musun ? O şu an beni hatırlamıyor.”
Kız sıktığı dişlerini bırakıp adama döndü. Adam elindeki defterin kapağını kapatarak koltuktan kalktı.
“ Birkaç gün dinlen. Yeniden geleceğim.” Deyip odadan çıktı yaşlı adam.
İnanmamıştı işte kıza.
*
Kız yorganı üzerine biraz daha çekti. Tavandaki avizeyi izlemeyi bırakıp düşüncelere daldı.
Baba olan bir Min Ho.
Evlenen bir Min Ho.
Karısına deli gibi aşık bir Min Ho.
Çocuğunu kucağına alıp onunla oynayan bir Min Ho.
Hayali bile gülümsetiyordu.
Ama aynı anda ağlatıyordu da.
Kız tavana bakıp gülümsedi.
Kahkaha attı.
Elini yüzüne götürüp hıçkırmaya başladı bu sefer.
Hıçkırdı.
Hıçkırık sesinin arasından bir kahkaha sesi yükseldi.
Sinirleri ciddi anlamda bozulmuştu.
Ondan nefret ediyordu.
O böyle kahkaha atarken kulağına bir ses geldi ve hıçkırmayı da kahkaha atmayı da kesip sese odaklandı.
“ Zehra, bende seni seviyorum.”
Yorganı üzerinden usulca çekti, yatakta oturur vaziyete geçti. Saçları dağılmıştı. Kendisi gibi. Ayaklarını yatağından sarkıttı. Kesinlikle kendi yatağı daha rahattı. Aslında bu yatak da kendisinindi. Ama o kendini buraya ait hissetmiyordu. Sorunda oradaydı işte. O buraya ait değildi. Çıplak ayaklarını tahta zemine değdirdi. Kalktı odadan büyük bir hızla çıktı. Açık kapının önünde dikilen annesi ile doktorunu ittirip merdivenlerden aşağıya indi. Soğuk zemin, çıplak ayaklarını gıdıklıyordu ama pekde umursamadı. Altındaki gri eşorfmanı çok bol gelmişti ve sallanıyordu. Üzerinde de siyah bir sweat shirt vardı. Kolları o kadar uzundu ki sallanıyordu kollarından. Neden bu kadar büyüktü kıyafetleri, bilmiyordu. Merdivenlerden aşağıya koşar hızla indikten sonra sola dönüp kapının önündeki 2 merdiveni de çıkıp kapıya ulaştı. Ardından annesi de geliyordu, bunu hissedebiliyordu çünkü topuklu ayakkabı sesleri büyük ve sessiz evde yankılanıyordu.
“ Zehra, kızım dur nereye ?”
Kız umursamadan kapının kulpunu aşağıya indirip evden çıktı. Çıplak ayakları bu sefer soğuk beton zeminle buluştuğunda ayağı iyice gıdıklanmaya başlamıştı. Ayakları bu sefer beton zeminden uzaklaşıp, yeşil çimenlerle buluştu.
“ Neredesin, Min Ho..” kafasını gökyüzüne çevirdi ve seslendi.
“ Neredesin diyorum.” Ayaklarındaki güç tükendi ve yere düştü dizleri.
“ Seni çok özledim.” Kolları yanına düştü, ve kız vücudundaki gücü yitirdi. Vücudu soğuk çimenle buluştuğunda anladı.
Ölüyordu.
Her gün yeniden ölecekti.
[30.Gün- Bırak o elindekini.]
“ 3 hafta oldu Nermin Hanım. 3 haftadır elindeki o tişörtle yatıyor. Yaptığı başka bir şey yok. Konuşmuyor kimseyle. Gidişatı iyi değil. Canlı bir ölüden farksız.” Adam dayandığı masaya koydu ellerini.
“ Korkutuyor beni bu hali.” Nermin, kollarını göğsünde buluşturdu ve o ciddi yüz ifadesini takındı yüzüne.
“ Bir şeyler yapmak lazım. Böyle olmayacak. Benimle konuşmayı reddediyor. Hadi reddetse neyse, sorularıma cevap bile vermiyor.” Adamın sözünü kadın kesti.
“ Bu bir depresyon değil mi ?” kadının gözlerinden yaşlar süzüldü.
“ Öyle görünüyor. Kendini toplumdan soyutlamış, ve insanlarla iletişim kurmuyor. Kendi kendine gülüp ağlıyor, bazen de haykırıyor. Gözünü o tavandan da hiç ayırmıyor. Ha birde elinde bir tişört var ne olduğu belirsiz. Elinden de onu hiç düşürmüyor.” Adam bıkkınlıkla nefesini dışarıya verip yeniden ekledi.
“ Galiba depresyonda.” Kadın elindeki peçeteyi yapmacık bir şekilde gözlerine götürdü. “ Peki ya şimdi ne olacak ?” Adam elini çenesine götürüp sakallarını kaşıdı ve ‘hırt hırt’ diye bir ses çıktı. “ Şimdilik gözlemleyelim. Herhangi bir gelişme olursa tedavi altına alacağız. Başka bir çare yok.” Adam dayandığı masadan elleriyle kendini ittirip koltuğun üzerindeki çantasını aldı eline. “ Yarın yeniden geleceğim. Belki o zaman konuşur.” Deyip çıktı evden yaşlı adam.
*
Nermin Hanım, kızının odasına girip, yatağın kenarındaki koltuğa oturdu.
“ İyi misin kızım ?” deyip elini kızının saçlarına götürdü ama kız annesinin elini sertçe itti.
“ Neyin var yavrum ? Haydi, anlat bana. Anlat annene. Dinleyeceğim seni.” Kadın kızına eğilip gülümsedi. Kız sinirden elindeki siyah tişörtü göğsüne daha çok bastırıp burnunu tişörte gömdü.
“ Bırak o elindekini. 1 aydır elinde. Kirlendi o. Ver de haydi yıkayalım.” Kadın kızın elinden tişörtü çekmeye çalıştığında kız tişörtü göğsüne daha çok bastırıp annesinin tişörtü almasını engelledi.
“ Ver hadi şunu.” Anne kızın göğsünden tişörtü çekmeye çalışınca kız annesinin omzundan ittirdi ve kadın geriye yalpaladı.
“ Asla vermem.” Diye mırıldandı genç kız.
“Ne var o tişörtte ? Basit bir tişört işte. Bırak onu yıkayalım. Kirlenmiş o şu haline baksana.” Kadın tişörte tiksintiyle bakınca kız sinirden köpürdü.
“ Bu tişört asla yıkanmayacak ! Üzerinde hala kokusu var anne.” Kız annesine sesini yükseltince anne bir an şaşırdı ama daha sonra kendini toparladı.
“ Olmayan insanın kokusu mu olurmuş !” Kız gözlerini annesine dikti. Çenesi titremeye, burnu sızlamaya, gözleri yanmaya başlamıştı bile.
“Anne senden nefret ediyorum.” Kız kısık sesle mırıldanıp yataktan kalktı ve odadan çıktı. Annesi de arkasından çıktı tabii.
“ Zehra ! Nereye gidiyorsun ?” kadın kızının arkasından ağır ağır gitti. Kız ise hızla merdivenlerden iniyordu. Merdivenlerin karşısındaki mutfağa girdi ve arkasından da annesi. Kız annesine dönüp elini annesine doğru tuttu.
“ Gelme. Yaklaşma bana.” Kız titreyen sesiyle konuşmuştu. Annesi birkaç adım geriye atıp elini kızına uzattı.
“ Ne var o tişörtte. Ben bir daha alırım sana aynısından, 3 kuruşluk tişört için kalp kırmaya değmez.”
“ Senin o 3 kuruşluk dediğin tişört var ya anne, onun olduğuna dair kanıtım bu. Kimse onun var olduğuna inanmazken, onun var olduğunu kanıtlayan şey bu. Kokusu hala üzerinde anne.” Kadın gözlerini kısıp kızına baktı ve kızına bir adım attı. Kız hemen mutfak masasının üzerindeki bıçağı alıp annesinin önüne siper etti.
“ Yaklaşma sakın. Geleyim deme. Bana inanmazsanız inanmayın, ben inanıyorum. O vardı anne. Ben şizofren felan değilim.”
“ Zehra aptal mısın, koy o bıçağı.” Kadın korkarak bir adım geriledi.
“ Elimden alma onu lütfen anne.” Kızın sesi yalvarır gibi çıkmıştı ve artık gözleri yorgunlaşmıştı.
“ Sakin ol Zehra.”
“ Gayet de sakinim ben ! Siz varya bana inanmıyorsunuz ya hani, o beni hatırladığında dönüp yüzüne bakmayacağım anne. O benim elimi tuttuğunda arkama dahi bakmadan, sana haber dahi etmeden onunla gideceğim. Umrumda olmayacaksın anne. Bunu hakkediyorsun çünkü. Sen benim annem olamazsın.” Kız içindeki bütün nefreti kustuğunda artık patlamaya hazır bir volkan gibiydi.
“ Evlenip, çocuklarımız olduğunda sana haber etmeyeceğim. Çünkü sen bana anneliğini yapmadın anne. O zaman geldiğinde annem olduğunu inkar edeceğim. O zaman bana yalvaracaksın.” Kız elindeki bıçağı sallayarak konuştuğu için kadın yine gerilemişti.
“ O gün geldiğinde sana haber dahi etmeden gideceğim.” Kızın söyledikleri artık birer fısıltıdan ibaretti. Bıçağı tutan eli titriyor, başı dönüyordu. Ve ayaklarının altındaki zemin yok oldu. Kızın kırgın, yorgun bedeni yeniden gücünü kaybedince kızın siniri daha da arttı ve masanın üzerinde duran meyve tabağını alıp annesinin önüne fırlattı ve meyveler, cam kırıkları kadının önüne saçıldı. Kadın korkuyla yine bir adım geriledi. Kızın siniri gitgide daha da artıyordu mutfak tezgahının üzerinde ne bulduysa sinirini çıkartmak için yere atıyordu. Sonunda tezgahın üzerindekiler bittiğinde kız mutfak masasını tekmeledi ve zaten kalitesiz olan masa yere düştü. Kız sinirini çıkaramıyordu hala, duvarda duran çerçevelenmiş olan mezuniyet fotoğrafını da kestirdi gözüne. Onu da yere atıp kırdıktan sonra hızlı hızlı nefes alıp vermeye başlamıştı. Göğsü inip inip kalkıyor, saçları önüne düşüyordu. Kızın ayaklarındaki güç tükenince sırtını duvara vererek çöktü yere ve elindeki tişörtü daha da sıktı. Gözleri ıslanmıştı çoktan, bu kadarı da fazlaydı. Bu kadar acı vereceğini düşünememişti. O kadar acıyordu ki, gözlerini açamıyordu. Dizlerini kaldırdı ve kollarını dizine dolayıp kafasını dizine koydu. Elindeki tişörtü sıkarak, haykırarak ağlamaya başladı.
“ Ben incinemez miyim sanıyorsun anne ?”
Kadından tepki yoktu. Kız daha da ağladı, daha fazla bağırarak ağladı. Daha fazla haykırdı. Gözleri dayanamayıp yavaş yavaş kapandı.
*
Gözlerini büyük zorluklarla açtığında karşısında annesi vardı. Annesi büyük temkinliklerle kızına yaklaştı.
“ Zehra’m annem iyi misin ?”
Kızdan tepki gelmedi. Kızın verdiği tepki gözlerinin dolmasıydı.
Yine başlıyoruz.
Diye geçirdi kadın içinden. Kızın gözlerinden taneler süzülürken eliyle yüzünü kapattı ve yine hıçkırdı. Hıçkırması hareketlenirken üzerinde yattığı sedye hareketlendi ve sedye koridorda ağır sesler bırakırken,ağlamaya devam etti. Sedyenin yaptığı sağ sol hareketlerinden kızı bir yere götürdükleri anlaşılıyordu. Daha sonra sedyenin hareketi durdu ve bir el kollarına gitti. Kızın yüzüne siper ettiği elleri bir adam tarafından yüzünden çekildi. Kız her ne kadar yüzünü kapatmaya çalışsa da o sert el engelliyordu. Kız eliyle adama vurmaya çalıştığında adam kızın elini biraz daha sıktı.
“ Odanıza girin artık.” Elini tutan o sert adam yine sert bir ses tonuyla konuşmuştu. Kız anlamayarak soluna baktı. Kapısı açık bir oda vardı karşısında. Kızın boşluğundan yararlanan sert bakışlı, sert ses tonuna sahip olan adam Zehranın diz kapaklarının altından elini geçirip kızı kucağına aldı. Kız hiçbir tepki vermedi. Sadece odaya bakıyordu. Adam kızı sertimsi, yumuşağımsı bir şekilde yatağa attı. Kız hiçbir tepki vermeden gözlerini kapattı, şu an herhangi bir açıklama duymak istemiyordu. Ama o sert sesli adam konuşmaya başladı.
“ Bir süre gözetim altında tutulacaksınız. Şizofreni belirtiniz var mı yok mu ona bakacaklar. Merak etme öldürmezler seni.” Adam kapıyı çarpıp odadan çıktı ve ardından deminki sert bakışlı adamın aksine yumuşak bakışlı, üzerinde ki beyaz önlükten dolayı doktor sanılan adam girdi içeriye ve yatağın karşısındaki sandalyeye oturdu.
“ Size bazı sorular soracağım. Lütfen doğru cevaplar verin.” Yumuşak bakışlı adam kırçıllı ceketinin cebinden bir not defteri çıkardı ve elindeki dolma kalemi de hazır etti.
“ Gülünecek yerde ağlar, ağlanacak yerde güler misiniz ?” kız gözlerini tavandan ayırmadan konuştu.
“ Bazen, ağlanacak halime kahkahalarla gülüyorum”
“ Kimsenin görmediği varlıklar görür onlarla konuşur musunuz ?”
“ Benim gördüğüm insanı, başkaları hiç görmediğini söylüyor.”
“ Televizyonda veya radyoda sizden bahsedildiğini duyduğunuz oluyor mu ?”
“ Hayır, ben televizyon izlemem.”
“ Neden ?”
“ Televizyonun içindeki insanlar sanki gerçek değil gibi geliyor. Onun yerine bilgisayarımdan izliyorum. Böyle de saçma bir takıntı işte.”
“ İnsanların sizi dinlediği halde söylediklerinizden bir şey anlamadığı olur mu ?”
“Başımdan geçenleri onlara anlatsam da bana inanmıyorlar.”
“ İnsanlara garip gelen davranışlarınız var mı ?”
“ Sık sık gelen ağlama krizlerim ve bazen gerçekten garip davranıyorum. Yani insanlar öyle söylüyor. Daha doğrusu annem öyle söylüyor.”
“ Toplumdan soyutlanır, kendi başınıza yaşar mısınız ?”
“Keşke öyle bir şansım olsaydı.”
“Çalışma hayatınızı sürdüremez oldunuz mu?”
“ Hayır. Olmadı öyle bir şey.”
“Kulağınıza sizin hakkınızda konuşan sesler gelir mi?”
“ Bazen, birisi bana sesleniyor.”
“ Peki bu sesin sahibini tanıyor musunuz ? Ya da başka insanlar tanıyor mu ?”
“ Elbette tanıyorum. Ve evet, başkaları da tanıyor. Çünkü o sesin sahibi çok başarılı bir oyuncu.”
“Peki, anlıyorum. Son olarak, Kişisel hijyeniniz giderek bozuldu ve yıkanmamaya başladınız mı?”
“ Önceden her gün banyo yapardım, şimdi ise üç güne bir yapıyorum. Daha doğrusu banyo yapmaya eriniyorum.”
“Anlıyorum, yakınlarınıza bazı sorular yönelttik ve onlar son zamanlarda garip davrandığınızı söylediler.”
“ Doğrudur, ne diyeyim.”
“ Ama garip tarafı şu ki, sürekli uyuyor halde olduğunuzu söylediler.”
“ Bunun neresi garip ?”
“ Arkadaşlarınız ne zaman evinize gelse uyuyormuşsunuz, otobüste, okulda, her fırsatta uyuyormuşsunuz.”
“ Öyle bir şey olmadı. Uyumayı severim tamam ama yani o kadarda değil.”
“ Bu konuda bir şey söyleyemeyeceğim.” Adam oturduğu koltuktan kalkıp not defterinin kapağını kapattı ve arkasını dönüp gitmeden evvel omzunun üzerinden kıza baktı.
“ Galiba hastalığınızı buldum.”
Kızın cevap vermesine fırsat bırakmadan adam kapıdan çıkarak arkasında meraklı bir Zehra bıraktı. Cidden bu insanlar fazla saçmalıyordu. Hastalık mı ? Kesin şizofren diyecekler. Keşke öyle olsaydı, keşke bütün bu yaşananlar onun kafasında uydurduğu şeyler olsaydı belki daha az acı çekerdi. Ama işte öyle değildi. Hayal olamayacak kadar güzeldi anıları. Şizofren olan kendileriydi. Gözlerini yumdu ve bekledi. Gelecekti, bunu biliyordu.
Sabah gözlerini açtığında annesi ve dünkü adam hararetli hararetli bir şeyler konuşuyorlardı. Kız yatakta esnemesiyle adamla annesi konuşmayı kesip kıza döndüler.
“ Eee, neymiş hastalığım ?” dedi Zehra umursamaz atarlı ergen gibi. Adam önlüğünün bir düğmesini ilikleyip yatağın ucundaki koltuğa oturdu.
“ Dediklerinizi değerlendirdik ve bir sonuca vardık.” Kız sinirle gözlerini devirdi. “ Sonuç olarak, hastalığınızın ‘uyurgezer şizofrenlik’ olduğunu tespit ettik.” Kız kocaman bir kahkaha attı.
“ Şaka mı ya ? Uyurgezer mi ?,” deyip bir kahkaha daha attı. “ Bu kadar güleceğimi tahmin etmemiştim.” Adam nefesini dışarıya bıkkınlıkla verdi.
“ Sürekli uyuduğunuzdan, rüya görüyorsunuz ve bunları gerçek zannediyorsunuz. Hayatınızı o rüyalarınıza göre şekillendiriyorsunuz. Bu yüzden bu hastalığa uyur gezer şizofrenlik deniliyor.” Kız bir an adamın söylediklerini tarttı. Gerçek olma ihtimali var mıydı ? Ama eğer bu ihtimali düşünüyorsa, gerçek değildir. Böyle düşünüp gözlerini yeniden kapattı. Madem uyurgezer bir şizofrendi, madem rüyasında gördüklerine göre yaşıyordu ve onlara inanıyordu, o zaman uyuyup rüya görmesi, rüyasında yaşaması lazımdı. Bu yüzden uyudu. Bugünde, sonraki günde, ondan sonraki günde, hep uyudu ve rüya görmeyi bekledi. Ama hiçbir zaman göremedi. Gün geçtikçe eriyor, gözlerinin altı sık sık şişiyor ve kimseyle konuşmuyordu. Annesiyle dahi tek kelime etmemişti. Onu buraya getiren oydu. Bir insanı akıl hastanesine kapatmak, yapılabilecek en büyük acizlikti kıza göre. Ama sorun da şuydu ki ; kız akıl hastanesinde değildi, sadece psikolojik rahatsızlığı olduğu için hastanenin psikiyatri servisinde kalıyordu, doktorlar Zehranın her günki halini tavırlarını raporluyorlardı ve kızın bu hali de hastaneden çıkışını zorlaştırıyordu. Her akşam saat 7 de gelen ağlama krizleri yüzünden bütün koğuş ayağa kalkıyordu ve vücuduna yediği sakinleştirici sayesinde birazcık susuyordu ve uyuyordu. Yaptığı tek şeydi uyumak. Arada bir çıkar bahçeye hastanenin önünden geçen trenleri izlerdi. Gittiği zamanda akşama kadar gelmezdi. Ve yine bir gün bahçeye çıkıp trenleri izleyeceği sırada garip bir olay oldu ve trenleri izlemeye gidemedi genç kız.
1 hafta önce büyük haykırışlarla, hıçkırıklarla, zorla saçlarını kesmişti kız. Eline bir makas alıp rastgele kesiyordu saçlarını. Omuzlarının biraz üzerinde bitiyordu saçları artık. Ve kız bu durumdan hiç rahatsız değildi. Toplamaya gerek olmayan kısa saçlarını rastgele eliyle arkaya itti. Ayağına bir terlik geçirip eline telefonunu ve kulaklığını aldı ve odasından çıktı. Odasından çıktığı an üzerine ağır bir şeyin düşmesiyle yere yuvarlanmıştı. Gözlerini kırpıştırıp sağına döndü. Yanlış mı görüyordu yoksa bu gerçek miydi ? Ense kökünde hissettiği acıya rağmen ayağa kalkarak karşısında duran bedene dikti gözlerini. Kız ellerini havaya ağır ağır kaldırdı ve avuç içini karşısındaki bedenin yanağına koydu.
“ Min Ho ?” diye fısıldadı sorarcasına, karşı taraftan aldığı cevap ise bir gülümsemeydi. Dağınık saçları, dolgun dudakları ve çekik gözleriyle kızın karşısında duruyordu işte. Koyu kahverengi gözleri özlemle bakıyordu çocuğun.
“ Seni çok özledim,” diye mırıldandı ve devamını getirdi aynı mırıltıyla “ Neredeydin ?” dedi. Bu sefer karşı taraftan aldığı cevap bir gülümseme değildi, boğazına yapışan bir eldi. Kızın sırtı odasının kapısına yaslanırken boğazındaki el biraz daha güçlendi.
“ Bana dokunamazsın,” diye tısladı karşı taraf. Kız gözlerini kırpıştırıp açtığında bu sefer karşısındaki gözler özlemle değil, nefretle bakıyordu. Ve bir sorun daha vardı gözler çekik değildi. Karşısındaki tamamen başka biriydi. Kız ne olduğunu kavradığında elini boğazını sıkan çocuğun ellerine götürdü ve kurtulmaya çalıştı. Kız konuşmak istedi ama ağzından çıkan sesler anlaşılmıyordu.
“ Ölmek istemiyorum artık, yaşamak istiyorum. Yaşayıp, onu görmek istiyorum.” Diyebildi kız büyük zorluklarla. İki el karşısında duran çocuğun omuzlarına gitti ve çocuğu çekmeye çalıştılar. Çocuğun eli kızın boğazından kurtulmuştu ama çocuk kıza doğru hala haykırıyordu. Sorunu neydi bunun ? Kız boğazından çekilen elle öksürmeye başladı eli boğazına gitti ve daha da şiddetli öksürdü. Pembe önlüklü hemşire kıza bir pet şişe içerisinde su uzattığında kız titrer ellerle suyu içti. Öksürmeye devam ederken ayaklarındaki güç tükendi ve yeniden yığıldı yere. Bu kaçıncı bayılmasıydı Allah bilir !
*
Kız gözlerini araladığında karşısında hiç ummadığı birisiyle karşılaştı. Hemen yatakta doğrulup, yatağın üzerinde oturur vaziyete geçti. Çocuk kızın kıpırdanmalarına uyanmıştı bile. Kız etrafına baktı, odanın içi karanlıktı. Gece olmuş olmalıydı. Kız daha sonra odağını, odanın içindeki ikili koltukta uyur vaziyette oturan çocuğa çevirdi.
“ Ömer ?,” diye fısıldadı sorarcasına.
“ Benim Zehra’m, benim, ben geldim.” Çocuk elini saçlarına daldırıp kaşıdı sonrada gözüne götürdü ellerini ve ovaladı gözünü. Daha sonra koltukta doğrulup oturur vaziyete geçti.
“ Neden geldin,” dedi kız karşısında oturan çocuğa bakarak.
“ Seni çok özledim Zehra. Bunu bir sebep olarak sayamaz mısın ?” dedi çocuk uykulu bakışlarını kıza çevirirken.
“Gel buraya,” deyip kollarını iki yana açtı kız. Çocukta hiç zaman kaybetmeyip koltuğundan kalkıp kıza sardı kollarını ve kızın kokusunu içine çekti. Çok özlemişti Zehrayı.
“ Koltuk çok rahatsız da yanında uyuyabilir miyim Zehra ?” dedi çocuk kızın kollarından ayrılırken. Ve sevimli yüz ifadesini takınmıştı.
“ Babamı çok özlediğim için buna izin vereceğim.” Dedi kız buruk bir şekilde gülümserken. Çocuk kızın ne dediğini anlamıştı ve hemen çarşafı kaldırıp yatağın içine girdi. Kız da yanına yattığında kızın kafasını göğsüne bastırıp çenesini kızın kafasına koydu.
“ Babana bu kadar mı çok benziyorum cidden ?” kız onaylar gibi ağzından bir mırıltı çıkardı. Çocuk gülümseyerek kızı kendine daha çok çekti ve kollarını kızın yorgun bedenine dolayıp gözlerini yumdu.
“ Bana o uyuyamadığım gecelerde söylediğin o aptal ninniyi söyler misin ?” dedi kız ağlamaklı ses tonuyla. Çocuk da hiç cevap vermeden ninniyi mırıldandı.
Uyu Zehra yine sabah oluyor,
Uyumazsan güzel rengin soluyor,
Babacığın gelmiş bize bakıyor,
Uyu Zehra yine sabah oluyor,
Yeşil gözlerin doluyor,
Çocuk dizenin son satırlarına geldiğinde sesi kısılmıştı, bu ninni ona çok şey hatırlatıyordu. Çocuk burnunu çekerek son satırını yineledi :
Yeşil gözlerin doluyor,
“ Uyu, Zehra’m uyu.” Çocuk mırıldandığında kız gözlerini açtı. Bu gece uyumayıp Ömeriyle konuşacaktı. Dünyadaki en değerlilerinden olan Ömeri ile.
“ Eşin kızmayacak mı Ömer ? Onu böyle bırakıp gelmemeliydin.”
“ Marie ile geldik.” Dediğinde kız kaşlarını çattı.
“ O nerede ?”
“ Annemgilde kalıyor şimdi. Bende seni görmeye geldim, buraya. Bak değerini bil karımı ekip senin yanına geldim ona göre ha.” Kız oğlanın bu söylediğine karşı yine bir buruk gülümseme takındı suratına.
“ Marie’yi özledim.”
“ O da seni özledi zaten. Paul olmasa o da gelecekti. Ama kerata rahat durmuyor ki.”
“ Marie’nin annesi hala bize güvenmiyor değil mi ?”
“ Güvenmezse güvenmesin. Marie güveniyor ya o yeter.”
“ Marie güvenmek zorunda zaten. Sonuçta başka kadınlarla gidip uyumuyorsun. Benimle, süt kardeşinle uyuyorsun. O yüzden bu kadar rahat gönderiyor seni değil mi ?”
“ Kesinlikle öyle, eğer benim süt kardeşim olmasaydın, eğer seninle 26 yıl boyunca beraber büyümemiş, sümüklü halini görmemiş olsaydım şu an yaşıyor olmazdın Zehra.” Dedi çocuk keyifle.
“ Neyse Zehra boşver, uyuyalım sadece.” Deyip kızın kafasını göğsüne daha çok bastırdı.
*
“Koştum..koştum..koştum..”
“ Sarıldım, sımsıkı.”
“ Zehra ağlıyordu.”
“ Elinden yorganı çekmemle yere düştü.”
“ Saatlerdir banyoda.”
“ Yeni bir diziye başlamış onu anlatıp duruyor, ama ben onu dinlemek yerine dudaklarının hareket edişini izliyorum. O aptal bunun farkında değil.”
Kız okuduğu son cümleyle gözlerini yumdu ve bir göz yaşı daha düştü günlüğün sayfasına. Kız sayfayı çevirdi ve biraz daha okudu. Sayfayı bir daha çevirdiğinde sayfada okunacak herhangi bir yazı yoktu. Kız eliyle günlüğün diğer kalan sayfalarını karıştırdı. Sonuç olarak ; günlük bir yerden sonra yazılmayı bırakılmıştı. Kız da bırakmıştı yazmayı ama Min Ho daha olayları tam anlatmadan bitirmişti. Sayfalar boştu. Neden bırakmıştı yazmayı ? Kız düşüncelerinden sıyrılıp günlüğün kapağını kapattı. Ve bankta duran kağıdı aldı eline. Bu sefer yapacaktı. Bilmem kaç kez o kağıtta yazan numarayı aramayı denemişti kız. Ama yapamamıştı. Cesareti yoktu. Ama bu sefer yapacaktı. Kesinlikle, yapmalıydı. Soracak çok sorusu, anlatacak çok şeyi vardı. Eline telefonu alıp numarayı tuşladı.
Ve yeşil arama tuşuna basıp telefonu kulağına götürdü.
Eğer telefon açılırsa bütün bunlar bir ‘uyurgezer şizofrenin’ uydurması olmayacaktı. Bütün bu yaşananlar gerçekti.
Ve kız bekledi telefonun açılmasını.
Bekledi.
Biraz daha bekledi.
Ve..telefon açıldı.
Karşı taraftan ince bir erkek sesi geldi.
“ Yobuseyo ?”
Min Ho’nun sesi.
O’ydu.
Bütün bunlar aptal bir ‘uyurgezer şizofrenin’ uydurdukları değil, gerçekti.
Bütün o anılar, yaşanmıştı.
“ Min Ho-ssi ?” dedi Zehra soru sorarcasına.
“ De, Lee Min Ho.” Kız nefesini dışarıya verdi. Kalbi çok hızlı atıyordu. İki ay olmuştu. İki aydır onsuz yaşıyordu kız. Ve Min Ho’nun sesi yeniden duyuldu.
“ Duguseyo ?” kız Min Ho’nun sorusuna cevap vermeden konuşmaya başladı. Korece olarak elbette.
“ Benim, Min Ho. Seni çok özledim. Neredesin ? Çok mu uzaktasın ? Gelemez misin ? Sana ihtiyacım var. Bütün bu aptal insanlar bana şizofren olduğumu söylediler. Hastasın dediler. Rüyanda gördüğün şeyi gerçek hayatına uyguluyorsun dediler. Hayallerinle yaşıyorsun dediler. Yalan değil mi ? Eğer doğru olsaydı, şu an aramamı cevaplamıyor olurdun. Değil mi ? Sana söylemek istediğim bir şey var. İyi dinle beni. Bir daha bu şansı bulamam belki. Belki de şu konuşma bile benim hayal ürünümdür ha ? Bilmiyorum. Beni iyi dinle Min Ho. Seni çok özledim Min Ho-ssi. Senden nefret etmedim ben. Sadece,,”
Ve kız devamını getiremedi. Kızın sesini ağzından çıkan çığlık sesi bölmüştü. Kız banktan kalkıp uzaklaşmak istedi. Telefon hala kulağındaydı kızın. Ve kız şu an kolunu tutan ele karşı çırpınıyordu ve telefonun ucundan Min Ho’nun seslenme sesleri geliyordu. Kızın kolunu tutan elin güçlenmesiyle telefon kızın kulağından düştü ve çocuk eş zamanlı olarak kızın kolundan sürüyerek onu götürmeye başladı.
[MİN HO]
“ Sadece…”
Ve bir çığlık sesi geldi Min Ho’nun kulağına. Min Ho başta anlamadı ama sonradan arkadan bir erkek sesi gelince hattın öbür ucunda olan kıza seslenmeye başladı.
“ Yobuseyo ?”
Ve telefon kapanır kapanmaz Min Ho’nun elindeki telefon kulaklarından kayıp yere düştü büyük gürültüyle. Ve dudağından farkında olmadan istemsizce şu kelimeler döküldü :
“ Zehra..”
[ZEHRA]
Çocuk kızı habire sürüklüyor, kız ise herhangi bir tepki vermeden çocuğun peşinden gidiyordu. Hayır gitmiyordu, sürükleniyordu. Çocuk hastaneden çıkıp hastanenin çarprazındaki kulübeye soktu kızı. Kulübe de değildi depoydu ama çok küçüktü. Yerde kolilerin kartonları, etraf etraf saçılmış hap kutuları ve oldukça da iğrenç kokuyordu bu yer. Çocuk kızın omuzlarından tutup kızın sırtını duvara yasladı, ellerini de başının iki yanına koydu. Kızdan her hangi bir tepki yoktu sadece boş boş çocuğa bakıyor, çocuk kızı nereye sürüklerse kız oraya gidiyordu.
“ Bana dokunmanın cezasını ödeyeceksin küçük hanım.” Çocuk sert bir şekilde dişlerini sıkarak konuşuyordu ama bu kızın çocuğun nefesindeki içki kokusunu almasına engel olmamıştı. Çocuk bir adım geriledi ve üzerindeki hırkayı çıkardı. Hırkasının içine giydiği siyah tişörtünü de bir çırpıda çıkarıp onu da kenara attı. Çocuk kıza yeniden bir adım attığında kızdan hala bir tepki yoktu. Ne çocuğa bakıyor ne de başka bir şey yapıyordu. Bu çocuğun sinirlerini daha da artırmaktan başka bir işe yaramamıştı. Çocuk kızın üzerindeki krem renkli hırkayı büyük sinirle, zorluklarla çıkardı. Kız hiçbir tepki vermiyordu. Kızın üzerinde beyaz V yaka bir tişört, altında ise basit bir eşorfman vardı. Çocuk kıza biraz daha yaklaştı ve eliyle kızın çenesini tutup kızın yüzünü kendine çevirdi. Ve o esnada kızın gözünden bir damla yaş döküldü.
“ Onu çok özlemişim.” Kızın ağzından mırıltıyla çıkardığı bu ses çocuğu kendine getirmeye yetmişti bile. Çocuk korkuyla geriledi.
“ Ne yapıyorum ben böyle ?” çocuk sinirle ellerini saçlarının arasına geçirdi. Çocuk sürekli geri adım atıyordu, sırtı duvara değdiğinde çocuk yavaş yavaş yere kaydı ve elleriyle yüzünü kapatıp kendi kendine sayıklamaya devam etti.
“ Kendimi kaybettim, özür dilerim. Özür dilerim. Özür dilerim.Ne yaptığımın farkında değildim, gerçekten. Özür dilerim.” Kızdan hiçbir tepki yoktu sadece çocuğu izliyordu, ve ağlıyordu da. Kızda sırtını duvardan kaydırıp yere oturarak ellerini yüzüne kapattı.
“ Sesi hiç değişmemiş. Hala aynı.” Kız kendi kendine sayıklarken çocuk da köşede kendi kendine sayıklıyordu.
“ Özür dilerim. Özür dilerim. Ne yaptığımın farkında değildim. Kendimi kaybetmiştim. Özür dilerim.” Kız çocuğu umursamadı. Şu an o çocuktan daha önemli sorunları vardı. Kız hemen oturduğu yerden kalktı ve deponun paslanmış kapısını açarak depodan çıktı ve ayaklarını hastaneye yönlendirdi. Hastanenin bahçesine giriş yaptığında daha demin oturduğu banka yöneldi. Bankın üzerinde hala telefonu ve günlüğü duruyordu. Bu duruma daha sonra şaşıracaktı. Üzerinde hırkası yoktu. Üşüyordu ama umursamadı. Daha sonra da üşüyebilirdi. Günlüğe sımsıkı sarılarak hastanenin merdivenlerini çıktı. Odasına girdiğinde eş zamanlı olarak odasının kapısını kilitledi ve yatağına geçip oturdu. Telefonunun bataryasını titrek elleriyle takıp açtı. Telefonu açar açmaz veri ağını da açıp mesajların gelmesini bekledi.
Ve beklediği mesaj..gelmişti !
Titreyen elleriyle mesajı açtı. Parmaklarını telefonunun klavyesine götürüp yazmaya başladı. Telefonun klavyesini korece yapmayı da ihmal etmemişti elbette.
“ Köpeklerden çok korkarım, bir tane köpek bana doğru geliyordu, o yüzden çığlık atmıştım. Üzgünüm.”
Evet, Min Ho KakaoTalk’tan Zehraya mesaj atmıştı !
Hemde mesajda onun için endişelendiğini yazmış, neden çığlık attığını sormuştu.
Ve anında cevap geldi.
“ Anladım, peki siz kimsiniz ? Adınız nedir ?”
Kız hiç beklemediği bu soru karşısında afalladı. Ve titreyen ellerini yeniden klavyeye götürüp mesajını yazmaya başladı.
“ Benim adım ‘Noona.’ Bana noona diyebilirsin.”
Kız çok az bekledi ve gelen mesajı büyük bir heyecanla okudu.
“ Numaramı nereden buldunuz ?”
Kız hiç tereddüt etmeden cevapladı.
“ Sevdiğim adam vermişti.”
Kız hemen numarayı telefonuna kaydetti. Min Ho zaten telefonunda ‘Kurt Çocuk’ diye kayıtlıydı. Bu sefer ise ‘Kurt Çocuk 2’ diye kaydetti. Kurt çocuk diye kaydetmesinin nedeni ise Min Ho’nun ilk tanışmalarında Zehranın elini dişlemesiydi. Kız rehberden çıktığı sırada boş odada bildirim sesi yankılandı.
Kurt Çocuk 2’den : Peki ya beni aradığınızda söylediğiniz o sözler ?
Siz : Özür dilerim, saçmaladım değil mi ?
Kurt Çocuk 2’den : Ah, önemli değil fakat endişelendim sizin için.
Siz : Niçin ?
Kurt Çocuk 2’den : Köpek bir şey yapmadı değil mi ?
Siz : Ah hayır, endişelenmeye gerek yok. Bir şey yapmadan uzaklaştı.
Kurt Çocuk2’den : Peki ya size bir soru daha sormama izin verir misiniz ?
Siz : Elbette.
Kurt Çocuk 2’den : Daha önce hiç karşılaştık mı ?
Ve kız ne cevap yazacağını bilemedi. Öylece baktı ekrana. Bir göz yaşı daha düştü. Zorlanarak parmaklarını klavyedeki harflerin üzerinde gezdirdi.
Siz : Ah, hiç sanmıyorum neden böyle bir düşünceye kapıldınız ?
Kurt Çocuk 2’den : Sesiniz çok tanıdıktı. Sanki kulağımın aşina olduğu bir sesti sesiniz. Ama aksanınız sanki Koreli gibi değildi ?
Siz : Ah, evet. Koreli değilim.
Kurt Çocuk 2’den : Peki nerelisiniz ?
Siz : Üzgünüm, söyleyemem.
Kurt Çocuk 2’den : Peki, anladım. Şimdi çıkmam gerek, reklam çekimlerim var. Üzgünüm, yeniden karşılaşmak isterim sizinle.
Siz : Umarım. Ben sizi tutmak istemem, işinize devam edebilirsiniz. Üzgünüm.
Kurt çocuk 2’den : Gideceğim fakat gitmeden sizden bir ricada daha bulunmak istiyorum.
Siz : Buyurun.
Kurt Çocuk 2’den : Eğer sizi şimdi ararsam, aramamı cevaplar mısın noona?
Siz : Elbette ne demek.
Ve kızın telefonu titredi. Min Ho kızı KakaoTalk’tan aramıştı. Kız yeşil tuşu sağa kaydırıp telefonu kulağına getirdi.
“ Sadece sesinizi yeniden duymak istedim. Çok tanıdık geliyor sesiniz. Bir yerlerden duymuş olmalıyım sesinizi.”
“ Öyle bir şey hiçbir zaman olmadı. Karşılaşmadık biz.”
“ Hayır, sesiniz gerçekten çok tanıdık. Lütfen, eğer birbirimizi öncelerden tanıyorsak söyleyin.”
“ Tanımıyoruz birbirimizi !” Kız biraz sert konuşmuş olacak ki Min Ho şaşırdı, başa tepki vermedi ama daha sonra devam etti.
“ O zaman beni arama nedeniniz nedir ? Hiç tanımadığınız birini neden ararsınız ki ?”
“ Bu..bunu açıklayabileceğimi sanmıyorum. Fazla karışık bir durum bu. “
“ Peki üstelemeyeceğim. Şimdi gitmem gerek. Bu arada,istediğim zaman size mesaj atsam bir sakıncası var mı ?”
“ Elbette yok, ne zaman isterseniz konuşabiliriz.”
“ Teşekkür ederim.” Deyip telefonu kapattı Min Ho. Bu kızda garip bir şeyler vardı. Konuşması da çok ilginçti. Ve Min Ho’yu en çok etkileyen ise ilk konuşmalarında farkında olmadan söylediği o sözcük idi.
“ Zehra.”
Bunu neden söylemişti ve ardından neden göz yaşları dökülmüştü yanaklarına ? En çok da bunu merak ediyordu Min Ho. Bu kızda bir şeyler vardı ve kendini ona karşı gerçekten yakın hissediyordu.
Kız içinse durumlar tam tersiydi. Kafasında her hangi bir soru işareti veya başka bir şey yoktu. Biliyordu çünkü hattaki kişinin kim olduğunu.
Aşık olduğu adamla konuşuyordu.
*
Kapının tıklanmasıyla kız kafasını telefonunun ekranından kaldırıp içeriye giren kişiye baktı. Altında spor bir eşofman, üzerinde salaş bir tişört, onun üzerinde de kapüşonlu siyah ceket. Boynunda ise kulaklık vardı. Kulaklığın kabloları, çocuğun siyah ceketinin cebinde bitiyordu. Kız karşısındaki çocuğu incelemeyi bırakıp çocuğun yüzüne baktı. Çocuk kızı umursamadan yatağın yanındaki çift kişilik koltuğa oturdu.
“ Özür dilerim.” Çocuk elinde tuttuğu kızın krem renkli hırkasını koltuğa koyduktan sonra başını önüne eğdi.
“ Biliyorum biraz tartışmalı bir karşılaşmalı oldu ama ben Emre.” Deyip kıza doğu elini uzattı. Kız bir ele baktı, bir de elin sahibinin çocuksu yüzüne. Kız başta kararsız kaldı ama sonradan elini çocuğun eline kaydırıp elini sıktıktan sonra geri çekti.
“ Seni neden tıktılar buraya ?” Kız tamamen konuyla alakasız bir soru sormuştu. Çocuksu yüzlü çocuk soruyu hiç yadırgamadan cevapladı.
“ Manik depresif.” Dedi net olarak. Kız da bir şey diyemedi. Ve sessiz kaldı. Aralarındaki bu huzursuzluk verici sessizliği çocuk bozmuştu.
“ Peki ya sen ? Sen neden buradasın ?”
“ Uyurgezer şizofrenlik miymiş ne haltsa işte.” Çocuk anlar gibi başını salladı. Ve kız odağını pencereden dışarıya çevirdi. Pencereye düşen yağmur damlalarını seyre daldığında çocuk orda olduğunu belli etmek ister gibi öksürdü.
“ Birini mi bekliyorsun ?” dedi çocuk.
“ Evet.” Diye kestirip attı kız.
“ Peki ya geri gelecek mi ?” çocuğun sorduğu mantıklı soruya karşı bir cevap bulamadı. Sessiz kaldı, verilebilecek en güzel cevaptı.
“ Gelmeyecek olan birini neden bekliyorsun ?”
“ Asla gelmeyecek bile olsa beklerim. Ömrümün sonuna dek beklerim. Hiç sorun değil. Beklemekten sıkılacağımı hiç sanmıyorum.” Çocuk ayağa kalkıp ceketini düzelttiğinde kız ağlamaya başlamıştı bile. Kız kafasını pencereden çekip duvardaki saate baktı.
7’yi geçiyordu.
19.40
Min Ho’nun gittiği an.
Ve kız haykırmaya başladı.
Eli kalbine gitti, kalbine vurarak ağlamaya devam etti. Çocuk başta kıza anlamayan gözlerle baktı. Kız elini yorgana geçirdiğinde daha da haykırdı ve hemen yanında duran televizyon kumandasını saate fırlatıp parçalara ayırdı. Kız daha yüksek sesli haykırmaya devam ederken çocuk son çareyi acil durum düğmesine basmakla buldu. Saniyeler sonra içeriye pembe önlüklü 3 hemşire girdiğinde çocuk odadan çıktı. Kız yatakta hemşirelere direnirken, hemşirenin biri kızın elini kapıp yatağa bağladı. Ve diğer eline de öyle. Bacaklarını da yatağa bağladıklarında kızın kaçışı yoktu, sadece haykırıyordu. Bunu her gün yaparlardı hemşireler, yoksa kız sakinleştirici kabul etmez, saatlerce haykırırdı. Son çareyi kızı yatağa bağlamakta bulmuşlardı artık. Damarlarına doğru soğuk bir sıvının aktığını hissettiğinde haykırmayı bıraktı ve gözleri yavaş yavaş kapandı.
Kız gözlerini araladığında sabah olmuş, annesi odadaki dolaba kızının kıyafetlerini yerleştiriyordu. Kız yatakta doğruldu ve saate bakmak için telefonunu eline aldı. Malum, dün saate kumanda atmış, kırmıştı. Kız telefonunun tuş kilidini açtı ve gelen bildirimlere göz gezdirdi. KakaoTalk’tan da bildirim vardı. Kız hemen bildirimi açtı ve gelen mesajı okudu.
“ Noona, ne yapıyorsun kkkk”
Kız gülümseyerek parmaklarını harflerin üzerine götürüp mesajı yazmayı başladı.
*
2 yıl, koskoca iki yıl.
Dile kolay koskoca 2 yıl.
730 gün.
Min Ho’suz geçen 2 yıl.
Aslına bakılırsa, onsuz da geçmemişti.
Sadece Min Ho’ya dokunamıyordu.
Onun dışında her gün istisnasız her gün mesajlaşıyorlardı.
Min Ho’nun sorunlarını anlatıp, Zehra kendince çözümler aradığı 2 yıl,
Min Ho’nun sıkıldıkça mesaj attığı 2 yıl,
Min Ho’nun her şeyini bilen Zehranın geçirdiği koskoca 2 yıl,
Min Ho’nun Zehrayla konuşmadığı zaman kendini eksik hissettiği 2 yıl,
Ve Min Ho’nun Zehradan umutsuzca hoşlandığı 2 yıl.
Evet, doğru duydunuz. Min Ho’nun bu hareketi “ Kadın ile erkek arkadaş olamaz.” Sözünü doğruluyordu.
Arkadaşça bir kadınla konuşmak sizce kolay bir şey mi ?
Bir insanın konuşma tarzına, yürüyüşüne aşık olabilirdiniz. Bir insana aşık olmak çok kolaydı. O insana aşık olmak için tek bir özelliği bile yetiyordu. Min Ho işte Zehranın tek bir özelliğine aşık oldu : güzel sesiyle ahenk içerisinde dans eden kelimeleri.
Min Ho, yüzünü hiç görmediği, sadece sesini bildiği, daha adını bile bilmediği bir kadınla ilgileniyordu.
Min Ho sürekli bunu belli ediyordu fakat Zehra anlamıyordu bir türlü.
Min Ho’nun Zehradan hoşlandığı 2 yılın ardından bir gün cesaretini toparladı ve onunla konuşma kararı aldı.
*
Yine bir gün rutin olarak Zehra ile Min Ho mesajlaşırken Min Ho hiç olmadık bir zamanda Zehrayı aradı.
“ Noona ne yapıyorsun ?.”
“ Min Ho kaç kere dedim sana çekimdeyken beni arama diye.”
“ Ne yapayım, sıkıldım.”
“ Hiç sanmıyorum Min Ho.”
“ Peki, itiraf ediyorum. Sırf sesini özlediğim için aradım. Herkes beni lavaboda biliyor ama ben seninle konuşuyorum. Oldu mu ?”
“ Olmadı.”
“ Noona,”
“ Efendim ?”
“Sana bir şey söylemek istiyorum.”
“ Söyle.”
“Sakın lafımı kesme ve beni sadece dinle. İster uzaylı, ister erkek, ister kız ol, ister Kuzey Kore ajanı, ister deniz kızı ya da dokuz kuyruklu tilki. Umrumda değil. Kim olduğun, dış görünüşün, yaşın, mesleğin, geçmişin hiçbir şeyin umrumda değil. Yeter ki benimle ol. Yeter ki ellerim olmaya devam et. Ailem olur musun Noona ? Ben çok saçma bir şey yaptım. Sadece sesini bildiğim bir kadına aşık oldum. Özür dilerim noona. Çok özür dilerim.”
Kız derin bir iç geçirdi. Bunun olacağını biliyordu. Elini boynundaki kolyeye götürdü. Boynunda artık babasının verdiği kolye değilde, Min Ho’nun Zehraya aldığı yüzük vardı. Kız kolyeye uzun uzun baktı.
Aynı sözler, aynı kelimeler, aynı bağlaçlar. Hiç değişmemişsin Min Ho.
“ Tanıdığım birisi bana dedi ki, o senden başka kimseye aşık olamayacak. Kalbinin bir köşesi hala sana ait. Seni hatırlamasa da o hala sana aşık Zehra.”
Kız bunu kendine ilk defa itiraf ediyordu. Evet, o gün o ormandaki sarışın amca Zehraya aynen bunları da söylemişti. Ama Zehra bunu kabul edemediği için kendine hatırlatmıyordu bunu. Günlüğüne de o yüzden yazmamıştı.
“ Noona, senin adın Zehra mı ?”
“ Üzgünüm, Min Ho. Böyle olsun istemezdim.” Karşı taraftan tepki gelmeyince Zehra ekledi.
“ Siyah en sevdiğin renktir. Siyah bir kutu aldım sana. Bugün kargo ile gönderiyorum. Kargonun sana ulaştığı günden 2 gün sonra gideceğim. Eğer kargo eline ulaştığında fikrin hala aynıysa o zaman geri dönme lütfen. Ben gidip, kendime yeni bir hayat kuracağım. Sen olmadan Min Ho.”
Min Ho’dan hiçbir tepki gelmeyince telefonu kapatıp odasına döndü. Artık hastaneden çıkmıştı. Doktorlar kalmasının mantıksız olduğunu söylemişlerdi kıza. Annesi de kızını alıp eve getirmişti. Okulu mu ? Haberi yoktu. Hiçbir şeyden. Odasının kapısını açtığında yatağın üzerinde duran siyah kutuya baktı. Kutunun yanında duran malzemelere göz gezdirdi. Her şey tamdı. Gerekli olan her şeyi kutuya koydu ve kapağı kapattı.
Beraber çekilen videolar..
Her an Zehranın zoruyla çekilen selfieler..
Min Ho’nun kıyafetleri..
Yüzük..
Ve en önemlisi de günlükler.
Hepsi sahibiyle buluşacaktı.
***
Min Ho heyecanla şirkete geldi. Ona gelen kargoları arabasına doldurup evine yeniden döndü. Ona gelen bütün kargolar koltuğun üzerinde yığılıydı şimdi. Paketleri tek tek açıp içinden siyah kaplı kutuyu aramaya başladı. O büyük hediye yığınının içerisinden siyah kutuyu bulduğunda odasına girdi. Yatağın üzerine oturup kutuyu açtığında ilk bir notla karşılaştı.
“ Zehra seni çok özledi Lee Min Ho.”
Kutunun içine göz gezdirdiğinde bir DVD buldu. DVD’yi televizyona takıp çalıştırdığında video oynamaya başladı.
Bir kız var, çok güzel.
Saçları omuzlarından dökülüyor.
Yeşil gözleri mutlulukla parlıyor.
Kendi kendine bir şeyler söylüyor kız.
Ve işaret parmağını dudağına götürüp “Şişşt.” Yapıyor.
Bunu yaparken dudakları öne doğru çok güzel kıvrılıyor.
Daha sonra bir kapıyı açıp içeriye giriyor.
Yatakta birisi uyuyor, bu Min Ho.
Kız Min Ho’yu omuzlarından dürtüyor ve Min Ho sıçrayarak uyanıyor.
Min Ho’nun uyandığındaki hali o kadar komik ki, kız kahkahalarla gülüyor.
Gülerken yüzü, çok güzel.
Min Ho kamerayı farkedince kızı bileğinden tutup kendine çekiyor.
Ve video burada bitiyor.
Min Ho başta bir şey anlamayıp boş boş bakıyor video’ya. Sonra gözlerinden akan bir damla sıcak gözyaşı yanağını ısıtıyor. Ve ‘devam ’ tuşuna basıyor. Ve başka bir video oynamaya başlıyor.
Aynı kız var, yine çok güzel.
Kızın saçları rüzgardan uçuyor ve arkadaki çocuğun yüzüne değiyor.
Kız bütün güzelliğiyle gülüyor.
Güneş yeşil gözlerine vuruyor ve bu kızın gözlerinin rengini daha çok ortaya çıkarıyor.
Daha sonra Min Ho kızın yanağını defalarca öpüyor.
Kızın elini kaldırıp yüzüğü gösteriyor kameraya.
Ve burnunu kızın burnuna sürtüp gülümsüyor.
Ve daha bunun gibi bir sürü video. Hepsini tek tek sıkılmadan izledi Min Ho. İzlerken göz yaşları akıyordu. Bunun manasını anlamasa da ağlıyordu. Kafasını televizyondan çekip kutuya yöneldi. Bir sürü kıyafet vardı. Onlara göz gezdirip kenara koydu. En son kıyafete geldiğinde onu da kenara koydu. Ve bir deste fotoğraflar belirdi. Min Ho fotoğrafları eline aldı ve onlara tek tek göz gezdirdi. Onları da kenara koyduğunda artık tek bir şey kalmıştı kutuda.
Bir defter.
Onu eline alıp sırtını yatağa yasladı ve okumaya başladı.
“ Zehra çok ilginç bir kız.”
“ O beni deli ediyor.”
“ Bugün elini tuttum. İlk defa. Ve kalbim şu an deli gibi atıyor.”
“ Kavga ettik.”
“ Hastalandı, aptal soğuk suda banyo yapmış.”
“ İlk defa bir kadını öpmek istedim.”
“ Evliyiz diye yalan söyledik insanlara.”
“ O ağlıyor.”
“ Bir an düşündüm de, Zehra harika bir anne olurdu. Onunla bir aile kurmak en çok istediğim şey. Zehra ile evlenmeyi onu, doyasıya öpebilmek için istiyorum açıkçası.”
“ Ama bunlara rağmen biriyle evleneceksem o kadının da Zehra olmasını istiyorum.”
“ Benden nefret etmeni istemiyorum Zehra.”
“ Ağlama lütfen.”
“ Ağlama çünkü seni seviyorum.”
Okuduğu son cümleyle kapattı Min Ho defteri. Elini anlına götürüp bastırdı avuç içinin en alt tarafını. Gözlerinden dökülen yaşları artık durdurmak istemiyordu. Döküldüler izin istemeden. Ayağa büyük bir zorlukla kalktığında dengesini kaybetti ve yere düştü. Ellerini soğuk tahtaya dayayıp yeniden kalktı ayağa. Dudakları aralanmış, ağzından inleme çıkıyordu ve hızlı hızlı nefes alıp veriyordu. Titreyen elleriyle dolabını açtı. İçinden birkaç parça kıyafet bulup yatağın üzerindeki çantasına koydu. Cüzdanını, ve pasaportunu da çantaya koyup fermuarını kapattı. Çantayı boynundan geçirdi. Telefonunu da arka cebine sıkıştırıp koşar adımlarla dışarıya çıktı. Ayakları hızlı hızlı ilerlerken garaja girmiş, arabasının kapısını açmış, arabayı çalıştırıp havaalanının yoluna düşmüştü bile.
Göz yaşlarım hatırlıyor,
Buğulu bakan yeşil gözlerini,
Ağladığında kızaran kırmızı dudaklarını,
Sinirlendiğinde çatılan biçimli kaşlarını,
Gerildiğinde, gerilen anlını,
Her şeyini,
Her zaman giydiğin şu ceket hani siyah olan,
Evine giden otobüs,
Geç geliyor diye mızmızlanırdın,
Her zaman gittiğin restoran,
Yeni garsonunu sevmemiştin,
En sevdiğin şarkını,
Eski bordo hırkanı,
Kırmızı bereni,
Bütün bunlar sana dair anılar.
Hatırlıyorum..
Seni tanıyorum ‘Noona.’
***
6 Saat kaldı. Uçağının kalkmasına yalnızca 6 saat vardı. Ve bu soğuk evde 1 gecedir bekliyordu. Hala gelmemişti. Bekliyordu, ama yoktu. Gelen de yoktu, giden de.
Sadece 6 saat daha bekleyeceğim Min Ho.
Sadece 6 saat. Ve gideceğim.
Yabancı bir ülkede bu bedene yabancı bir hayat kuracağım.
Son 4 saat..
Son 3 saat..
Son 2 buçuk saat..
Kafasından hesapladı. Şimdi gitmesi lazımdı yoksa havaalanına bu trafikte yetişemezdi. Eline valizlerini yeniden alıp evin bahçesinden çıktı.
Yanından bir kız ile oğlan geçti,
Kız oğlanın sırtında,
Oğlan koşuyor,
Kız kahkaha atıyor,
Ve yere düşüyorlar,
Oğlan kıza sarılıyor.
Ama şimdi ? Bir zamanlar bu sokağı kahkahaları doldururken şimdi ise ürküten bir sessizlik hakimdi sokağa.
Birden hafif bir yağmur çiseleyince bavulundan bir şemsiye çıkarıp açtı. Yağmur damlaları şemsiyenin üzerinde hoş bir ses bırakırken, kız sokakta ardına bakmadan yürümeye devam etti.
Verdiğin sözlerin hepsi yalandı Min Ho. Lanet adam. Evde kaldım senin yüzünden.
Kız içinden sokurdanırken düşüncelerini çalan melodinin sesi susturdu. Telefonunu cebinden çıkardığında ekranda yazan kişiye uzun uzun hayretle baktı.
“Kurt Çocuk 2.”
Telefon çalmaya devam ederken kız hala ekrana bakıyordu.
Lanet adam demek istememiştim Min Ho. Vallaha bak.
Kız büyük temkinlikle arkasını döndüğünde karşısında gördüğü bedenle duraksadı önce. Daha sonra inanmaz gibi gözlerini kırpıştırdı.
Üzerinde gri bir tişört, altında koyu bir kot pantolon, ayağında kırmızı bir converse, kafasında ters takılmış bir şapka, sağ elinde bir ceket, sol eli ise kulağında. Sırtında bir sırt çantası. Ve yavaş yavaş yağan yağmur damlaları Min Ho’nun tişörtünü ıslatmış. Ve bu görüntü harikaydı. Kız temkin adımlarla yaklaştı çocuğa. Çocuk sol kulağındaki telefonu çekip arka cebine soktu. Kız adımlarını hızlandırıp elindeki bavulu yere koydu ve çocuğa koştu. Şemsiyesi de yere düşmüştü. Min Ho’nun boynuna kollarını sarmaladığında Min Ho da kollarını beline sarmaladı ve yüzünü kızın saçlarına gömdü. Kız elini çocuğun saçlarına götürüp okşadı ve kokusunu içine çekti. Huzurun beden bulmuş haliydi resmen Min Ho. Kız kollarını Min Ho’nun boynundan çekti ve çocuğun yüzüne baktı. Dudakları çok güzeldi. Şu yaşına kadar ilk defa bir erkeğin dudaklarını öpmek istiyordu. Parmak uçlarında yükseldi ve Min Ho’nun dudağına ufak, minicik bir öpücük kondurup geri çekildi. Min Ho kıza anlamaz gözlerle bakarken anlını kızın anlına yasladı.
“ Seni özledim Zehra.”
“ Seni özledim Lee Min Ho.”
*
Zehra huzursuzca parmaklarını oynattı. Avucunun içi terlemişti ama Min Ho buna rağmen kızın elini tutmakta diretiyordu. İçeriden çığlık sesleri geliyordu. Birazdan içeriye girecekler, ve her şey yeni başlamış olacaktı. Min Ho kızın elini bir anlığına bırakıp sırt çantasından güneş gözlüğü çıkarıp kıza taktı. Kafasıyla yakıştığını belirten bir hareket yapıp kızın elini yeniden tuttu ve adımlarını içeriye yönlendirdi. Çığlık sesleri bütün havaalanını kaplarken kız korkudan titriyordu ama buna rağmen yanında Min Ho’nun olması onu rahatlatıyordu. Min Ho elindeki pasaportu görevliye verdi ve gerekli işlemleri yaptıktan sonra Zehranın yanına yeniden gidip, elini tutmak yerine kolunu omzuna atıp onu kendisine çekmişti. Zehra başta ne tepki vereceğini bilememiş kolunu Min Ho’nun beline dolamıştı. Min Ho fanların hediyelerini kabul ediyor, onlara en içten gülümsemelerini yolluyordu. Zehra ise ne yapacağını şaşırmış bir şekilde etrafa gülücükler saçarken düşündü :
Ölüm, hiçbir şeyi çözmez. Ölmek isteyince bütün o acılardan kurtulmuş olmuyorsunuz. Eğer ben bu yaşadığım şeylere dayanamayıp intihar etmiş olsaydım, şu an bu adam yanımda olmazdı. Ama eğer intihar etmeye kalkışmasaydım da yanımda olmazdı. Min Ho bana çok şey öğretti. “Ölmeyi istemek yerine bütün zorluklara göğüs germek.” İşte tam olarak buydu. Ben intihar ederken aklımda tek bir şey vardı “ Sona geldim.” Ama Min Ho ile karşılaştığımda ise aklımda olan düşünce şuydu. “ Her son yeni bir başlangıçtır.” Öyle de oldu. O sarışın amcanın zamanı geldiğinde anlayacaksın demişti ya, işte şimdi anladım. Min Ho bana “ Ölüm, hiçbir şeyi sonlandırmaz. Zorluklarla başa çıkmanın tek çözümü ölüm değil. O sorunlara göğüs germektir.” Bunu öğretti. Bu adam, bu yüzden yanımda. Beni neden unuttuğu, ya da diğer insanların onu neden unuttuğuna gelirsek eğer, insanın hayatındaki en değer verdiği şeydir ; anıları. Bir insanı eğer anıları ile sınava sokarsanız, o insan çok zorlanır. Ve sonuç olarak insan bazı şeylerin farkına varır. Bende bunların farkına vardım. Anılarımız, en değerlilerimiz. En yakın arkadaşlarınızla geçirdiğiniz o harika anılar, siz ağlarken bir merhem olur size. Sevgiliniz ile geçirdiğiniz anılar ise düştüğünüzde sizi kaldırmak için elini tutan bir insan olur size. Aileniz ile geçirdiğiniz anılar ise,yağmurda bir şemsiyedir. Sizi kuşatan kötü şeylerden korur. Anılarımız ile tutunuyoruz yaşama. Bizi ayakta tutan tek şeydir ; anılar.
Havaalanının kafeteryasına gidip kahve almış orada bir süre oyalanmış, uçağın kalkış saati geldiğinde ise uçağa binmek için yola koyulmuşlardı. Min Ho Türkiyede olduğunu belirten bir tweet atıp, havaalanına fanları toplamıştı. Zehra buna her ne kadar kızsa da Min Ho’nun aklında bir fikir vardı. Bu yüzden yapmıştı bunu. Havaalanında çok az fan vardı, bunun sebebi ise havaalanına hemen anında çıkıp gelemedikleri içindi. Ama Min Ho bunu pek önemsemedi. Uçağa bindiklerinde ise Min Ho biliyordu. Kore’de çok daha büyük bir kafileyle karşılaşacaklardı. 12 saat boyunca uçak yolculuğu yapacaklardı ve kesinlikle o zamana kadar çok fazla fan birikecekti ve Türkiyedeki havalimanında çekilen fotoğraflar çoktan oraya ulaşacaktı. Aklındaki fikirle sinsice gülümserken kafasını cama yasladı ve uykuya daldı.
*
“ Sadece gülümsesen yeter. Somurtursan eğer insanlar yanlış anlar. Bu yüzden gülümsemelisin.” Deyip kızın dudaklarını işaret parmaklarıyla yukarıya doğru kıvırdı. Zehra gülümseyince Min Ho da gülümsedi ve Zehranın elini tutup uçaktan indi. İçeriye girdiklerinde fanlar deli gibi çığlık atıyorlardı. Min Ho’nun etrafını korumaları sardığında Min Ho Zehraya bakıp gülümsedi ve elini bırakıp kolunu omzuna attı ve kendine çekti. Zehra yine aynısını yapıp elini Min Ho’nun beline koydu ve yol boyu ilerlediler. Min Ho yine fanlardan gelen hediyeleri kabul ediyor, onlara gülümsüyordu. Havaalanının çıkış kapısına doğru yürüdüklerinde korumaları kapının teknik bir arıza yüzünden bozuk olduğunu, birkaç dakika burada beklemeleri gerektiğini söylediklerinde, Min Ho sinsice gülümsedi ve Zehraya döndü. Kolunu omzundan çekti ve elini kızın saçlarına götürüp karıştırdı. Tatlı bir şekilde gülümsedikten sonra kafasındaki şapkayı ters çevirdi ve Zehranın yüzüne eğildi. Yüzlerine flaşlar patlarken kıza gülümsedi.
“ Biraz sonra yapacaklarım için özür dilerim, ama bundan asla pişman olmayacağım Zehra.” Deyip yüzünü sağa yatırdı ve dudaklarıyla kızın dudaklarının üzerini örttü. Dudakları yıllardır içinde biriktirdiği özlemle, aşkla, tutkuyla hareket ederken elini kızın yanağına koydu. Yüzünü sola yatırdı ve dudaklarını biraz daha hareket ettirdi. Min Ho öpüşünü biraz daha derinleştirirken kız içinden şunları geçirdi :
Benim monoton sıkıcı aşk hayatım şimdi eğlenceli bir hal almaya başlıyordu. İleride yaşayacaklarım için endişelenirken, Min Ho’nun gözleri beni rahatlatıyordu. Bazen düşünmeden de edemiyorum açıkçası. Acaba bunların hepsi birer tesadüf mü ? Demek istediğim, Min Ho başka bir kadının evine gönderilecekti de yanlışlıkla bana mı geldi diye. Aslında yaşanılan her şey birer tesadüf, ama biz insanlar buna kader diyoruz.
Sezon Finali ! ^^
Bunca süre boyunca okuyup beni desteklediğiniz için çok teşekkürler. Hepinize teşekkür ediyorum, iyi ki varsınız. Umarım final beklentilerinizi karşılar. Aceleye geldiği için pek özenemedim yazarken. Ama şu son sahneyi yazarken çok eğlendim kkk :D
Farkındaysanız, Final demedim çünkü final değil. Sezon finali yapıyorum çünkü malumunuz okul var ve sınavlarım başlıyor. Sınavlarım bittikten sonra yeni sezonu, aynı başlık altında yazmaya devam edeceğim. Bir 10 bölüm kadar devam eder sanırım. Bölümler de kısa kısa olur. Yani özel bölüm olarak düşünün. Mayısın sonlarında yeniden yazacağım. Hepinize teşekkür ediyorum yeniden ve 2.Sezonda görüşmek üzere 
Fotoğraflar, Min Ho’nun havaalanındaki fotoğraf ve şu sarıldıkları sahnenin temsili bir gifi. Son fotoğrafta da Zehranın havaalanında giydiği kıyafet var.
_______________________________________________________
♡
![[Resim: xkqh5w.jpg]](http://i60.tinypic.com/xkqh5w.jpg)
(Bu Mesaj 03-14-2015 11:44 PM değiştirilmiştir. Değiştiren : park ze shi.)
|
|